Abdullah Balak’ın Ardından…

01 / 03 / 2017

Urfa dedin mi bir-iki şey akla gelmez çok şey akla gelir.

Ama en çok da akla gelen; Urfalıların seslerinin güzelliği ve müzikteki maharetleri, ses sanatçıları gelir.

Beste gelir

Çiğ güfte gelir.

Bu coğrafyanın müziği acılarla yoğrulmuştur.

Bu acılarla yoğrulmuş müzik, geçmişten süzülüp, günümüze gelen bir mirastır, bizler de bu mirasın, sahipleriyiz ve mirasyedileriz.

Haydi, oturup iki tingting, bir lingling ile bir beste yapıp, işi bitirelim olayı değildir.

Eğer kalıcı bir müzik eseri ortaya koymak istiyorsak bu halka mal olmalıdır.

Mesela çıkar bir “Urfa Divanı…” yaparsınız, bu çalışmanız sizi bir asır götürür.

Çıkar bir “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar…”ı yaparsınız, sizi bir asır veya daha uzun bir süre götürür, götürmekle kalmaz, sizi unutulmazlar arasına sokar, zaman içersin de anonimleşirsiniz.

“Urfalıyam ezelden…

Gönlümüz geçmez güzelden…” dersiniz, o parça siz ezele kadar götürür.

İnsanların gönüllerinden uzun yıllar yer edersiniz.

Tabi genleriniz de biraz; tıngırtı mıngırtı olmalı.

Müzik; çok renkliliğin olduğu toplumlarda daha bir ahenkle dans eder.

Müzik;

çok dilliğinin,

çok dinliliğin,

çok kültürlülüğün olduğu yerlerde, membasını daha kolay oluşturur.

Mesela Urfa’yı müziğini düşünün…

Urfa müziği dünden bugüne şapadanadiye ortaya çıkmış değil.

Urfa müziğinin geçmişi; taa Yunan müzik tanrısı “Orfeus”a kadar uzanmaktadır.

Rivayet odur ki; “Urfa” isminin “Orfeous” dan geldiği zayıf bir varsayımda olsa dillendirilmektedir.

Müzik Tanrısı Orfeous’un etrafına vahşi hayvanları toplaması, onlara Lir çalması, müzikle sakinleştirmesi, evcilleştirmesi, ehlîleştirilmesi bu şehrin ismini ve müziğinin hikâyesini işte böylesine gerilere götürmektedir.

Yurtdışına kaçırılarak bir müddet ABD Dallas Müzesinden sergilenen daha sonra Türkiye’ye getirilerek şu an da Urfa Mozaik Müzesinde sergilenen Orfeous mozaiği, bize Urfa müziğinin, geçmişinin köklerinin ne kadar derinlerde olduğunun göstergesidir.

Uzun bir krallık dönemi yaşayan Abgarlar Sülalesi Döneminde, dönemin kralı ile beraber sarayda büyüyen, aynı zamanda kralın çocukluk arkadaşı olan ilkçağların ünlü filozofu ve müzikoloğu Bardaisanve onun oğlu Harmoni bu toprakların müziğe form veren değerleridir.

Hıristiyanlığın ortaya çıkışı ve sonrasında müziğin kiliseye, ilahiler ve dua şeklinde girmesi ve icra edilmesi bu topraklarda köklü bir geleneğin de, başlangıcı olmuştur.

Başta Urfa kiliselerinde ve Doğu Kiliselerinde ağırlıklı olarak Urfalı filozof ve müzikologlarının eserlerinin icra edilmesi ve halende bu geleneğin kısmen devam etmesi ne kadar köklü bir müzik damarının bu şehirde mevcut olduğunu göstermesi açısından da bir hayli manidardır.

Çalgı aletleri olmadan tamamen çıplak bir sesle koro şeklinde okunan ilahiler, dini ritüellerin icrasında kendini göstermesi geçmişi yüzyıllara dayanan bir geleneğin günümüze intikal eden ve kalan tortusudur.

Urfalı Şair filozof ve din adamlarının yazdığı, bestelediği, seslendirdiği ilahiler halen Doğu Kiliselerinde icra edilmektedir.

İslam döneminde çalgı çalınmasını ve kadın sesinin haram ve günah sayılmasından dolayı müzik kısmen günah sayılmış ama özellikle tasavvufun ortaya çıkışı ve akabinde tasavvuf müziğinin oluşması neticesinde daha yumuşak formda ve insanların zihnini ve bedenini dinlendiren bir üslup ve tertiple icra edilmiştir.

Tarikatların ortaya çıkışı, mevlut ve mevlithanların, defler eşliğinde insanları mest eden ilahileri okuması, günümüz dini müziğinin Urfa’daki derin köklerinin günümüze yansımalarıdır. Müzikte makam sahibi şehir olarak yerini almış olan bu şehir “rehavi” dir.

Bu şehir; daha bir asır öncesine kadar;

Kürd’ün, Türkün, Ermenin, Süryani’nin Yahudi’nin, Ezidi’nin, Dürzi’nin bir arada yaşadığı bir şehirdi.

Her birinin, dini, dili, kültürü içerisinde müziğin apayrı bir yeri vardı.

Bir Kürt dengbejin stranını kim inkâr edebilir!

Bir Ermeni ezgisin derin ve acıyla yoğrulmuş halini kim göz ardı edebilir!

Bir Süryani halk ezgisinin güzelliğin kim gizleyebilir!

Bir türküyü, bir hoyratı, bi gazeli kim inkâr edebilir!

Böylesine harmanlanmış bir müzik mirasını, günümüz Urfa’sına armağan eden bu etnisitelerin varlığını kim inkâr edebilir?

Urfa’yı, Müziğini bu anlamda ayrıcalıklı kılan da bu değil mi?

Sesi güzel,

Müziği güzel,

Gazeli güzel,

Türküsü güzel bir şehir olması bundan/bunlardan dolayı değil midir…

Hiç kimse bu köklü müzik mirasını inkâr edemez.

Hepsinin katkısı olmuştur… Az veya çok...

Bu seremoni içerisinde diğer etnisiteleri inkâr edip yok saymak eksik bir anlayışın ürünüdür.

Şimdi niye kafanızı şişirip böylesine tafsilatlı bir girizgâh yaptım anlatayım.

Urfalı bestekâr Abdullah Balak’ın geçen hafta içersin de ki ölümü üzerine bir şeyler karalayayım dedim.

Balak Hoca’nın ölümü elbette ki sevenlerini üzmüştür.

Hoca evvela eğitimci bir insandı yüzlerce öğrenci yetiştirmiş biriydi…

Sonra müzisyen ve bestekâr idi.

Ölümü Urfa sosyal medyasını leyli kımın bi salladı.

Ölüm haberini duyanlar sosyal medyada peş peşe başsağlığı mesajları yayınladı.

Dost olan, dostu olan,

ahbap olan,

hayran olan,

kurban olan,

ağlayan, sızlayan

yüreğini duzlayan, duzlayana…

Ha bu duzlayan, sızlayanlar içinde;

Riyakârı, sahtekârı yok muydu?

Bana göre vardı…

Adam sağken, selamette iken, kimseler adamı aramaz sormaz, yerini yurdunu bilmez,

Ama adam ölünce bi bazıları için bi kıymete, bi kıymete bindi ki…Sormayın gitsin!

Memleket olarak abartıyı seviyoruz ya...

Habbeyi kubbe yapmak,

kubbeye çıkıp oradan Hindistan’a seyretmek âdetimizdendir ya…

La oğul!

Bu memlekette herkes biri birini bili, tani,

Ne mal olduğunu az –çok bili,

O “mal”ın gümrükte para edip etmediğini herkes bili bili…

Birbirimiz kandırmayalım Xışto.

Yok, efendim, Türkülerin efendisiydi,

Yok, o bir Urfa beyefendisi idi,

Yok, besteler öksüz kaldı,

Yok, güfteler susuz kaldı pardon sessiz kaldı…

Yapmayın arkadaşım yapmayın!

Üzüntünüzü belirtin ama işi yellehçılığa, karmaşıklığa götürüp bulanık ortamda prim yapmanın peşine düşmeyin.

Önünde ağlimış kımın yapıp, sırtıyızı döner dönmez sırıtmayın eynolar!

Tabi sözüm herkese değil onu dabilesız, bu şekilde belleyesiz.

Onlar mı?

Onlar kendini bili canım...

Ben de cenazeye katılayım dedim o niyetle evden çıktım.

Sosyal medyada birileri Yusufpaşa Camısı yazmıştı ben de Yusuf paşaya gittim,

Namaza, zar- zor yetiştim, namaz sonrası baktım musalla daşındaki cenaze başka birine ait bir cenaze…

Neyse… Zaten mesele Allah rızası değil mi… Ha o ha bu deyip arkadaşla cenaze namazı kıldık.

Balak Hocanınkine yetişmeyiz diye arkadaşla camideki cenaze ile mezarlığa kadar da gittik.

Camiye yanlışlıkla gelen ama meşhur bir Urfalı arkadaş gözümüzün önünde iken birdenbire gözden kayboldu.

Arkadaşıma sordum:

Meşhür arkadaş nereye gitti?

“Bu Balağın cenazesi değil, ben yeni mezarlığa gidiyem” demiş, çekip getmiş.

Niye e orada görünmesi gereki de ondan!

Bi an önce kendini oraya atması gereki de ondan…

Abdullah Balak; “yeri doldurulamayacak…” değil

Niceleri gelip geçti bu dünyadan, herkesin yeri, bir şekilde doluyor.

Önemli olan sağken, selamette iken, gereken değerin verilmesi, kıymetinin bilinmesi yoksa gerisi boş.

Tekrar Allah rahmet eylesin.

Allah adaletiyle merhametiyle yargılasın.

Dünya fani, ölüm var ölüm, deme hani!

Herkes bir gün o yolun yolcusu olacak bu işin kaçarı göçeri yok!

Abdullah Balak iyi bir insandı, sessiz, sakin, kendi halinde bir insandı.

Urfa müziğine az-çok katkıda bulunmuş bir insandı.

Diğer bazı müzisyenler gibi, sicili bozuk biri değildi.

En azından sicili temiz bir insandı.

İnsanın sicilin temiz olması da, insana bu dünyada bir artıdır, ağır bir tartıdır.

Tekrar Allah gani gani rahmet eylesin.