BÜTÜN YILDIZLAR HARRAN OVASINA İNMİŞ!

09 / 06 / 2017

Bir zamanlar Harran’da çocuktuk.

Kısa düşen yaz gecelerinde, tahtın üzerinde nasılda sabaha kadar mışıl mışıl uyurduk.

Tahtın etrafında hoplar, zıplar koşardık.

O zamanlar daha:

‘Kulum sana taht mı vereyim baht mı vereyim…’ olayı da yoktu çünkü çocukluğumuza da tahtı vermişti ama bahtı istediği zaman bize verecekti.

Annelerimiz, akşam serinliğine yakın, o rengareng şiltelerimizi tahtın üzerine taşır bizlerde gücümüz yettiğince annemize yardımcı olmaya çalışırdık.

Ben en çok yastık taşımayı severdim kucakladığım gibi… hoppp…

Hani kenarları böyle kanaviçe işi işlemeli...

Özelliklede kuş motifi olanları seçerdim çünkü onları daha bir severdim.

Yastığı kaptığım gibi bacaklarım birbirine dolana dolana nasıl da tahtın, tahtadan merdivenine bir solukta tırmanırdım.

Toza toprağa bölenmiş çıplak ayaklarımla o kadim topraklara hoyratça basardım.

Kardeşlerim; Abut, Amşe, Fıdda, Haris, Semo, Fatuma, Hedle...

Annemin işi zordu çünkü biri kucağında biri de karnında, o haliyle, gün içinde her yere her işe yetişmeye çalışırdı.

Tahtın üzerinde uyumak için, boylu boyunca uzanıp yıldızları seyre dalmak için sabırsızlanır, gecenin bir an önce gelmesini iple çekerdik.

Annem keçimizin sütünü sağar, az da olsa tandırda ateşte kaynatır, sonra onu mayalar, bizim için yoğurt, yoğurdu da lebeni yapardı.

Akşam serinliğinde lebeni soğusun diye, kuşhanayı tahtın bir köşesine bırakırdı.

Ben dayanamazdım, annemin lebeniyi ne zaman tahtın üzerine bıraktığını gözler, çaktırmadan tahta kepçeyle, iki göz görmeden, fırt fırt içerdim.

Babamsa gün boyu aşireti ağalarına ırgatlık eder rızkımızı temin etmeye çalışır, akşam eve gelmesini dört gözle beklerdik.

Kadim Harran’da bin yıllardır olduğu gibi güneş yavaş yavaş inmeye başlar beklenen karanlık üzerimize çöküverirdi.

Yemekten sonrası kardeşlerimle birer, ikişer tahtın üzerine çıkar çeşitli yaramazlıklar yapardık.

Bir birimize dürter, hayvan taklitleri çıkararak birbirimizi korkuturduk ta ki anamızdan, babamızdan uyarı alana kadar, yaramazlığa devam ederdik.

Ara ara kayan yıldızları birbirimize gösterir, içimizden dilek tutardık.

Gökyüzünde o kadar çok yıldız vardı kioo… Saymaya kalksak, sabaha kadar sayım devam ederdi herhalde… Kucağımıza mı alsak… Hem kucağımız da sığmazdı ki… Değil mi?'

Kardeşim: ‘Akıllım! Ben senden daha büyüğüm, benim kucağıma sığmaz, seninkine mi sığacak!’

Harran göklerindeki yıldızlar o kadar parlaktı ki… Zifiri karanlığı aydınlatacak kadar parlaktı...

Tahtın üzerine çıkmadan, yıldızların böylesine parlak olduklarını pek fark etmemişim demek ki.

Bazen kendi kendime;

‘Acaba bu yıldızlar her gün aynı yerden mi çıkıp, sabah aynı yerden mi batıyorlar…’ diye kafama takılır kalırlardı.

Karanlık kendini iyiden iyiye his ettirir, beyaz iplik siyah iplikle yer değiştirir değiştirmez, baykuşun sesi, kümbet evimizin her zaman ki köşesinden duyulurdu.

Başımızın üzerinden uçan onlarca yarasa adeta sorti yapar elle tutacak kadar yakınımızdan geçerdi.

Köpek sesleri, çoğu zaman at kişnemelerine, eşek anırmalarına karışır giderdi.

Evlerin kubbeleri, çocuk gözümüze o kadar büyük görünürdü ki sanki cadıların, perilerin, devlerin evi gibiydi.

Bitişik komşumuzun tahtından, özelliklede hafif rüzgâr estiğinde, Hedle Nine’nin torunlarına anlattığı binbir gece masallarını duyar kıskanırdık.

‘Bizim niye ninemiz yok, annemiz niye bize masal anlatmıyor…‘ diye kızardık.

Uykumuz kaçtığında ona engel olmazdık, kendi haline bırakırdık, nereye giderse gitsin, eninde sonunda yine bize dönecek diye…

Uyku geri dönüp bizi tutana kadar, yıldızları saymaya, Samanyolu’nda yol almaya, içinde kaybolmaya çalışır, oradan tekrar yeryüzüne, tahtın üzerine dönerdik.

Uzaktan uzağa ovanın neredeyse her yerinden görülen rasat kulesine gözüm takılır kalırdı. Zaten hep merak etmişimdir. Bu kocaman yapıyı; nasıl inşa ettiklerini, niye inşa ettiklerini çocuk aklımla çözmeye çalışırdım.

‘Acaba…’ derdim; buradan gökyüzü daha yakın diye mi, birileri geceleri buraya çıkıp yıldızları mı saymış?

Ben bunları düşünürken kardeşlerim derin uykuya, çoktaaan geçmiş olurlardı.

Bir gün ben de büyüdüğümde bütün yıldızları sayacak kadar bilgiyi elde edeceğim.

Yıldızların birileri; niye daha parlak, ötekiler niye daha mat, biri niye daha büyük, ötekiler niye daha küçük, aşağı düşenler bir daha nasıl yukarı çıkıyorlar gibi…

Hepsini ama hepsini bir gün öğreneceğim.

Büyüdüğümde okuyacağım, hepsini araştırıp cevabını Haran’daki tüm çocuklara söyleyeceğim.

Gözkapaklarım yavaş yavaş uykuya yenik düşmeye, yorgun çocuk bedenim gevşemeye başlıyor.

Bu arada kaçan uykum geri gelmiş beni uyarıyor:

‘Haydi yat beni uğraştırma…’diyor.

Vakit gece yarısı olmuş herkes çoktan uyumuş, bir uyanık ben kalmışım.

Bura yarı çöl iklimi, gecenin geç bir vaktinden, üşümeye başlarsınız, ben de üşüdüğümü fark ediyorum yorganı tepeme çekip uyuyorum.

Ashabı Kehf’in Kıtmiri misali elli yıl sonra uyanıyorum...

Yenişehir’de bir rezidansın en üst katında oturuyorum evim burada bu mahallede.

İki çocuğum var… Zaten iki çocuktan fazlası da fazlaymış modern çağ yalancıları öyle diyor(!)

Her türlü imkân elimin altında her şeyim var her şeyi elde etmişim ama çocukluğumu ve sonrasında gelişen hayallerimi kaybetmişim.

Mevsim yaz, tıpkı çocukluğumda ki gibi… Önümde bir yaz gecesi rezidansın alabildiğince geniş bir balkonundayım.

Hanıma sesleniyorum:

‘Bu gece balkonuna yer yatağım ser tıpkı çocukluğumda ki gibi bir gece uyumak istiyorum…’ dedim

Hanım Hayrola Bey?

‘Sen, dediğim yap, bana bir şey sorma...’ dedim.

O gece yatağa uzandım evim en üst katta olduğu için ve bir hayli de yüksek bir kat adedine sahip olduğu için gökyüzünü çok iyi görüyordum.

Uyku başımdan gitmiyor.

Uç diyorum uçmuyor, kaç diyorum kaçmıyor!

Yıldızlar silik Samanyolu pek seçilmiyor.

Arabaların klakson sesleri,

Art arda patlayan havai fişekler ve onun çıkarttığı sesler geceyi adeta yırtıyor.

Ardından ambulansın, acı acı öten sesi devreye giriyor.

Çok geçmeden, tepe ışıklarını yakmış son surat bir polis aracı caddeden hızla geçiyor.

Birileri sokağa park edilmiş arabanın birine elini dokundurmuş olmalı alarmı ara ara ha bire ötüyor!

Karşı binadan müziğin sesi televizyonun sesini bastırmış.

Caddeden geçen zibidinin biri, müziğin dım tısını açmış araba tir tir titriyor, sesini de ta benim yanıma kadar getiriyor.

Bir tekrar başımı kaldırıp gökyüzüne baktım, hiç yıldız yok!

Kendi kendime;

‘Çocukluğumda ki onca yıldız/yıldızlar nereye gitmiş acaba?’

Uzandığım yerden kalkıp oturdum, gözlerim uçsuz bucaksız Harran ovasına takılıverdi.

Aa… O da ne?

Ne kadar yıldız varsa hepsi ovaya inmiş… Harran ovasına inmiş!

Ama nasıl olur?

İnsan gökyüzünde hiç mi nöbetçi bir yıldız bırakmaz!

Gecenin geç bir vaktinde uykuya yenik düşmüş uymuşum.

Rüyamda annemi gördüm.

Akşama yakın tahtın etrafını hafif sulamış, silip süpürüyor.

Sonra gözü bana takıldı, sen şehirde değil miydin oğlum?

‘Geldim anne…’ dedim!

Şehri terk ettim, çocukluğuma geri döndüm.

Seni özledim, Harran’ı özledim, baykuşun sesini özledim.

Beni geceleri korkutan yarasaların uçuşunu, köpek sesini, eşek anırmasın, at kişnemesi özledim kız anne!

Harran’ın yıldızlarını özledim.

Gece tahtın üzerinde uyurken eğilip yanağımdan beni öpen Harran’ın yıldızlarını özledim, anlamıyor musun anne!

Özleyemez miyim?

Annem birden kayboldu gözümün önünden.

Uyandım şehir uyuyor.

Bir tek ben uyanıktım, bütün uyanıklar, saatler öncesinden uyumuştu şehirde…