DOSTUM AKRAM SAFFAN

22 / 12 / 2017

Suriye savaşı başladığından bu yana, bu coğrafyada trajediler hiç eksik olmadı.

İnsanların akın akın, sınırlara akın ettiği, bir zaman diliminden geçtik.

Onlar canlarını ve ruhlarını, zorbaların elinden kurtarmak için, çok uzun bir yol kat ederek buralara geldiler.

Kimi, Deyr-i Zor’dan,

Kimi Rakka’dan,

Kimi Kobani’den,

Halep’ten, Hama’dan, Humus’tan,

Musul’dan, Tel Afer’den, Şengal’den…

Bu coğrafyada herkesin az-çok bir hikâyesi vardır.

Büyük olasılıkla, yarım kalan hikâyelerine de, göç ettikleri yerlerde devam edeceklerdir.

Aslında onların bu topraklardaki yaşama tutunma azimlerini, bir yerde kutsamak lazım.

Trajedilerine ortak olmak lazım.

Hele ki savaş koşullarında herkesin katmerli bir hikâyesi olur.

Tıpkı barış zamanlarında olduğu gibi...

Coğrafyanın içi dışına çıkarken,

her taraf kan ve gözyaşına boğulmuşken,

elbette ilerde yazılacak çokça hikâyeler olacaktır.

Çokça romanlar olacaktır.

Bu kadim coğrafyada,

çocukların anasız babasız

kadınların kocasız kaldığı, yığınla hikâyeleri yazılacaktır.

Açlığın, sefaletin, yokluğun, yoksulluğun hikâyeleri yazılacaktır.

Acımasız savaş kurallarında ve koşullarında, birilerine göre her şeyin mubah olduğu, yazılıp çizilecektir.

Köle pazarlarının,

kelle avcılarının,

haysiyet cellatlarının,

kana susayıcıların,

zorun ve zorbalığın edebiyatı yapılacaktır.

Bu coğrafyada tarih tekrar tekrar, tekerrür edecektir!

O tekerrürden bıkmayacak, biz tekrarlamaktan bıkmayacağız.

Savaşın ve felaketin kucağına düşen bu insanların içine düştüğü durumu, zaman zaman hatırlayacak namuslu insanlar da olacaktır.

Yerlerini, yurtlarını terk edip, yeni hayatlara alışmalarını da yazacaktır.

Ahh! Bu coğrafyanın zavallı tarihi…

Ölüm pahasına, Akdeniz’in, Ege'nin soğuk ve tuzlu sularında yok olan ve kıyaya vuran o küçücük bedenleri hatırlayacaktır!

Birileri kendince yazacak kendince izah edecektir.

Ölümün göğüs kafesleri üzerinde nasılda kendileri ile birlikte, dağ, taş demeden gezdiğini,

güçlünün zayıfı nasıl da ezdiğini

bu coğrafyanın zavallı tarihi, kendi dilinde yazacaktır!

Günlerce; aç, be ilaç bir şekilde oradan oraya savrulduklarını bizlere hatırlatacaktır.

Üst, baş açık, yalın ayak, canını kurtarma pahasına yollara düşenlerin hikâyesini bizlere aktaracak birileri de bunu kayıtlara geçirecektir.

Bir asır önce bu coğrafyada yaşanan dramları,

kan ve gözyaşı ülkesinde olanları

yeniden bize hatırlatacak, bir bağ kuracak, ders almaya, bizi ikna etmeye çalışacaktır.

Bütün bunları niye anlattım…

Anlatayım.

Geçen Suriyeli Heykeltıraş bir arkadaşım var…

Beni ziyarete geleceğini söyledi.

Önce telefon açtı,

Telefonda o kadim Arapça’yı konuşuyor

Ben de pek kadim olmayan Türkçe’yi konuşuyorum.

Ama anlamıyoruz birbirimizi…

O telefonda bana bir şeyler söylüyor ben anlamıyorum.

Benim söylediklerimi o anlamıyor.

Sıkılıyorum, bozuluyorum, büzülüyorum, üzülüyorum…

Bu coğrafyanın bin-iki bin yıllık geleneksel tarihinde;

aynı dini,

aynı kaderi,

aynı gelenek göreneği yaşayan,

aynı havayı teneffüs eden halkların, nasılda bir asırdan beridir, birbirinden kopuk yaşadığını görüyor acı duyuyorum!

Yüzyıldır yüzümüzü Batıya, Avrupa’ya, geleneğimizi, göreneğimiz, medeni olan, olmayan kanunlarımızın tamamını aldığımız Avrupa…

Geçen Urfa’daki yeni Asri Mezarlığa gittim,

orada Suriyeli kardeşlerimizin de metfun bulunduğu mezarlığa şöyle bir baktım.

Mezar taşlarında tek-tük Türkçe ve Arapça yazılarda;

Kimi Hama

Kimi, Homs,

Kimi Halep

Kimi Rakka… dan gelmiş kadim Urfa topraklarına…

Ama hepsi kucak kucağa bizim ölülerle birlikte ebedi istirahatgâhlarında uyuyorlar.

Dirilerimiz birbirine karıştığı gibi, ölülerimiz de artık birbirine karışmış durumda.

Ama biz elli yıldır Avrupa’nın kapısında bekliyoruz.

Avrupa-i olalım diye…

Tamam, olalım olmasına… amma yüzümüzü din kardeşlerimizden çevirmeden yapalım bunu.

Tamam, Avrupa’nın bir parçası olun/olalım kimsenin buna itirazı yok zaten ama Suriye’den gelen mülteciler 3-4 dil konuşurken, İngilizceyi takır takır konuşurken, senin kendi ana dilini dahi doğru dürüst konuşmaman, garip bir durum değil mi arkadaşım?

Neyse konuyu dağıtmayayım.

Arapça bir iki kelime ile ‘gel falan yerdeyim’ dedim.

Arkam Saffan dostum otobüse binip üniversiteye yanıma geldi.

Ee… Bu defada nereye gittiğini bilmediği için, tekrar telefon açıp, gelip- gelmediğini sordum.

Telefonu açtı bu defa da; nerede olduğunu söyleyemedi ben de zaten anlamadım/anlayamadım.

Kalkıp otobüs durağına gidip, gelen-geçen üniversite öğrencileri arkadaşlara sorayım belki aralarında Arapça konuşan vardır diye.

‘Arapça bilen var mı?’ diye beklemeye, gelene-gidene sormaya başladım.

Neyse bir Suriyeliye öğrenci arkadaşa;

‘Arapça biliyorum… Evet…’ dedi.

Zaten Türkçe aksanından da anlamıştım.

Öğrenci arkadaş iktisat fakültesinde okuyormuş.

Arkam Saffan dostumu aradım sonra da telefonu arkadaşın eline verdim.

Arapça bir şeyler konuştular;

Arkadaşa;

'Söyle falan yere gelsin…’ dedim.

‘Tamam’ dedi.

Konuşma bittikten sonra:

-Nerelisin? dedim

-Suriye… Deyr-i Zor’dan…

Ben de espri olsun diye:

-Zor bir yerden gelmişsin...’ dedim.

Gülümsedi…

Bu telefonda konuştuğun arkadaş var ya…

Hah işte o da Deyr-i Zor’dan yani sizin oradan.

Yaa... dedi...

Evet.

Dünya küçük ne yapacaksın.

Ben Türkçe konuşuyorum, o Arapça birbirimizi anlamıyoruz.

Tutup telefonda bir birini tanımayan iki kişiyi kendi ana dillerinde konuşturuyorum.

Onlar da aynı memleketten olmalarına rağmen birbirilerini tanımıyorlar.

Belki geçmişte birileri, kendilerine;

İşte siz… Falan tarihte… Falan yerde, falan zamanda, Türkçe konuşan biri tarafından telefonla görüşeceksiniz… Deseydi, size güler yok daha neler… Derlerdi!

Bu coğrafya böyle bir yer işte.

Çok değil bir asır önce, burada; ölümden, tehcirden, tercihten kaçıp Suriye’nin çöl şehri olarak anılan Fırat kenarında ki Deyr-i Zor'a gidenlerin, günümüzde tekrardan Urfa'da olmaları,

bir tercihimdir

bir tevafukumdur,

bir tesadüfümdür bilinmez;

ama bir gerçek var ki o da

Bugün Urfa’da nereye bakarsanız bakın

Çoğunluğu Deyr-i Zor’dan Urfa’ya gelenler.