EY ÇOCUKLUĞUM YAZ BUNLARI BİR KENARA!

19 / 07 / 2017

Çocukluğuma dönüp bakıyorum da…

Evimiz, şehirde yani Urfa’da olmasına rağmen, çocukluğumun iyi-kötü büyük bir kısmı doğduğum köyde geçti.

Hani Urfa için seyyahın biri;

‘Yazı yaz… Kışı…’ demişti ya… Bu şehrin yazı hakikatten yaz onun içindir ki, yaz aylarında bu şehirden kaçış her zaman insanın hoş gidiyor hele çocukken daha bir hoş oluyor hoşuna gidiyor.

Şehrin, gürültüsünden, patırtısından özellikle ve özellikle sıcağından kaçmak, doğduğum köye sığınmak bana ayrıca bir heyecan veriyordu.

Vesait Bozova’dan daha çıkar çıkmaz içimden bağırarak;

‘Ben geldim Kepirdje!

Şehirden ben geldim…

Tanıdın mı beni? Deyip seslice haykırmak isterdim.

Tabi o zamanlar, böylesine çokça vesait felan yoktu.

Pazar hariç, haftanın her günü köy postaları köylere müşteri taşırdı o da sadece günde bir defaya mahsus olmak üzere, belli bir saat olurdu.

Özel bir durum hariç, öğle saatlerinde güneş tam da tepede iken şehirden hareket ederdi.

Peki, müşterilerini ne zaman şehre getirirdi?

Müşterilerini, güzergâhlarında olan köylerden toplar, sabahın erken saatlerinde şehre getirirdi.

Sabahın çok erken saatlerinden öğle vaktine kadar bir zaman olurdu. Bu zaman içersinde

Müşteriler alış-verişlerini yapar, öğle namazını kılan kılar, kılmayanda ya lokantada yemek yer, ya da farklı şekillerde bu zamanı doldurur, aracın kalkacağı garaja gelirdi.

Köy postaları; aşağı–yukarı bulundukları garajlardan aynı saatlerde birer-ikişer kalkar, gidecekleri güzergâhtan yollarına koyulurlardı.

Varsa eğer, güzergâh üzerindeki köy ve kasabalardan müşteriler onları yolda indirir, ikindiye varmadan son noktaya varmış olurlardı.

‘Köy postaları’ dedikse yanlış anlamayın…

Belki yeni yetme kuşaklar ve uşaklar yanlış anlar.

Öyle; mektup, telgraf, telefonu felanı filanı çağrıştıran bir durum yok ha ortalarda.

‘Köy postası’ dediğimiz şey;

Magrus, Ford, BMC markasını ve armasını taşıyan kamyonlardı.

O dönemler henüz minibüsler, midibüsler pek piyasada yok. Köylere posta olmamış, stabilize köy yollarına düşmemişlerdi anlayacağınız.

Bu köy postalarının, kasaları büyük olmasına rağmen, bazen oturacak yer bulamazdık, çoğunlukla “aşlık” dediğimiz un çuvalları ya da şehre satmaya getirilen buğday arpa vs. çuvallarının üzerine oturur,  kanatlı kanatsız hayvanların arasında, kasabaya, şehir yolculuk yapardık.

Kamyonun şoför mahalline oturmak mı dediniz?

Orada oturup seyahat etmek öyle her babayiğidin harcı değildi.

Ya şoförden torpilli, ya da 1-2 gün önceden randevu yapmış olmanız şart.

Tabi çocukların dünyasını büyüklerin dünyası gibi düşünmeyin çünkü bu iki dünya tamamen birbirinden farklı.

Çocuklar dünyayı, sadece kendi dünyalarından ibaret zannederler ilişki durumunda ona göre tepki verirler o tepki neticesine kendilerini korurlar gerekirse savunurlar.

Oysa büyüklerin dünyası öyle mi?

Değil… Çünkü onlar daha önce o yoldan geçmiş, belli bir yaşa gelmişler de ondan...

İşte çocukluğumun dünyasında ki, ‘Yaz’ aylarının karşılığı ve bu karşılığa denk gelmesi bunu  iple çekmemin nedenlerinden biri de buydu.

Gün geçmesin ki, bizim köyden her hangi bir akrabam, hısımım, tanıdığım gelmesin.

Köyden gelen akrabalar dediysek;

Dede, nine, teyze, hala dayı vs.

Gelmedikleri gün, içimden dualar ederdim ‘Allah’ım ne olur!

Çünkü onların gelmesi demek, benim köye gitmem için, bir fırsatın doğması demekti.

Akrabalarımızın içerisin de evini ilk şehre getiren de bizdik, babamın işe girmesi memuriyete başlaması nedeniyle.

Haliyle köyden her gelen de bize misafir olurdu, bin dokuz yüz yetmişli yıllarda ve sonrasında.

O zaman nüfusumuz azdı tabi sonradan çoğaldı sayı dokuzu buldu.

Altı erkek üç kız…

O zaman annemin pesirinde erkek kardeşim, bir de çok konuşkan olan cin gibi kız kardeşim vardı.

Birileri köyden bize misafirliğe geldi mi, onlarla köye gitmek için, bir gün öncesinden anneme yalvarırdık belki insafa gelir ya da iyi bir tarafına denk gelir diye.

Normal yollardan sonuç alamayacağımızı anladığımız an işi dramatize etmeye böylece sonuç almaya çalışırdık.

Sonuç alamayınca bu durum kendini, Küsme şeklinde bazen bir köşede sessiz sessiz gözyaşı dökme, bazen de sesli bir şekilde zırlama olarak gösterirdi.

Çoğu zaman gelen misafirin yuğa yüreği dayanamaz annemi ikna etmeye bize umut vaddetmeye çalışır;

‘Bakın söz! Bir daha ki gelişimde sizi de götüreceğim… ‘Der bizi teselli etmeye çalışırlardı.

Ya da:

‘Tamam, tamam gitmiyorum birkaç gün daha siz de kalacağım!’ deyip bizi rahatlatmaya çalışırdı.

Annem bu konuda tecrübeli bu durumlar sık sık başına geldiği için bu işi bildiği için, bir şekilde bizi oyalar, ya da evin diğer odasına götürür, bir şeyleri bahane ederek, misafiri/misafirleri unutturmamıza çalışırdı.

Dalgın olduğumuz sezdiği bir anda, daha önceden belirlenmiş ve üzerinde çalışılmış bir işaret ile misafir durumu çaktırır misafirimizde durumu çaktırmadan, kapıyı sessizce kapatır çekip giderdi.

Tabi ki ardından bizim durumu sezmemiz, ağlamalarımız, kendimizi yere atmamız, kapıya yönelip misafirlere yetişme telaşımız devreye girerdi.

Ama her defasında çırpınışlarımız boşunaydı çünkü bu girişimler sonuçsuz kalırdı.

Bazen de annem gönlümüzü alma adına, kucağında ki erkek kardeşim, kız kardeşim ve ben şimdiki Abidenin olduğu yere gider, Akarbaşından gelecek olan köy postasını o yaz sıcağında bazen 1-2 saat beklerdik.

Saat biraz geçtiğinde bu defa da acaba… Gitmiş mi-gitmemiş mi telaşına düşer üzülür, gelen giden arabalardan gözümüzü hiç ayırmazdık.

Köyümüzün postası; Akarbaşında bulunan Aslanlı Hanın içerisinden kalkar, çarşının içerisinden geçer, Köprübaşı, Abide, Karaköprü güzergâhından Bozova yoluna sapardı.

Yaz aylarını düşünün, güneşin tam da tepede olduğu o sıcak saatlerde, Abidede bir tek ağacın olmadığını şöyle bir düşünün…

Abide, eski Vali Konağının oradan şimdiki bulunduğu yere nakledilmiş.

Tabi bahsettiğim o dönemlerde Abide var ama ortada kavşak felan yok, yol da tam Abidenin önünden geçiyor.

Garaja gitmediğimiz zamanlar, Abidenin dibine çömelir köy postasının gelmesini öylecene beklerdik.

Sadık’ın kamyonu uzaktan gelince onu renginden bazen de modelinden tanır bazen de çıkarttığı sesten tanımaya çalışırdık.

Kamyon durur damperin kapağı açılmaz birileri yukardan elimiz tutar bizi yukarı çekerdi.

O anda içimizi tarifsiz bir sevinç kaplardı.

Ver elini kan ve kına kokan köyüm ve onun kepir topraklar

Ben geldim güzel köyüm!