HERŞEY NOSTALJİ DE KALDI URFA’NIN DOLMUŞLAR VE DOLMAMIŞLARI…

03 / 01 / 2018

Toplu taşıma araçları, bulunduğunuz ve yaşadığınız yerin “şehir” olduğunun birer göstergesidir.

Toplu taşıma araçlarını özelikle de orta direğin sıklıkla kullandığı aşikârdır.

Bu toplu taşıma araçlarını küçük deste boy (Minibüs. Taksi dolmuş vs.) ve büyük deste boy  (midibüs, otobüs, tramvay vs.) olarak adlandırmak mümkün.

Özel araçları olup,  bu toplu taşıma araçlarını kullanmayanların tuzu elbette kurudur, bu bağlamda böyle bir sorunsalları da yoktur.

Toplum da bazı tipler özel araçlarıyla o kadar bütünleşirler ki,  deyim yerinde ise “çiş” ini yapmaya giderken bile özel araçlarını kullanmayı tercih ederler bu tip arkadaşlar.

Yani anlayacağınız bu “dolmuşa binme” meselesi ve hadisesi, bu tip insanları ve onların türevlerini pek enterese etmez.

Onlar bu toplu taşıma ücretlerinden de hakikaten bihaberdirler.

Söz konusu olan bu sorun, olsa olsa yine garibanın, gurebanın sorunu olur.

Benim gibi toplu taşıma araçlarını tercih edenler de haliyle bu meseleden bir hayli dertli ve mustarip.

Bu nedenle; muavin-şoför-vatandaş üçgeninde yaşanan olaylara birebir tanık olmak ve sonrasında olanları dramatize etmek benim gibi biri için pekte zor olmasa gerek.

Şimdi birebir tanığı ve sanığı olduğum bir olayı, aşağıda sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ramazan ayı içersinde Sırrın hattında çalışan bir minibüse bindim,

Şoför kardeşimiz Ticaret Lisesinin önünden, İsmar alışveriş merkezine kadar olan bölümde, hiç ara vermeden, cep telefonuyla bağıra bağıra görüşmeler yapıyor.

( Pek önemli bir görüşme olmasa gerek. Eğer öyle olsa idi “top secret” muamelesinden dolayı öyle ulu orta, bütün yolcuların arasında 10–15 dakika lak laka etmezdi, sevgili kardeşimiz! )

İşin enteresan olan tarafı;

Bir eli direksiyonda,

Bir eli cep telefonunda,

Bir eli viteste,

Bir eli aracın teybinde,

Bir eli sağ sol aynasında,

Bir eli dikiz aynasında,

Bir eli zamana kurulu dakka kontrollü saatinde,

Bir eli yolcunun verdiği ücretlerle meşgul,

Bir eli ücretin üzerini vermekle meşgul,

Bir eli…

Şimdi bana diyeceksiniz ki,

Adamın iki eli var ama sen on tane el saydın, şimdi bu ne demek.

Bende size derim ki, bu kadar işi bu kadar başı iki el ile sergiliye bilir mi arkadaşlar?

Sizde bana diyeceksiniz ki;

E burası Urfa, her taraf keramet gösterenlerle dolu,

Niye bu kerametlerin üçü-beşi de şehir içindeki minibüslerde, otobüslerde zuhur etmesin ki!

Tabiî bu inanılmaz yolculuğumuz esnasında, belediyenin önünde küçük bir kaza da atlatıyoruz.

Önümüze başka bir hattın aracı;

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” deyip direksiyon kırıyor.

Hani şu araya sıvışma işgüzarlığı hadisesi var ya…

Hah işte ondan!

Sizinde anlayacağınız gibi,  karşılıklı “müşteri kapkaçı ve araç tacizi “ meselesinden doğan haklarını doğal olarak kullanma becerilerini sergileme serbesttiysi... Ama Bizim şoför arkadaş hiç mi hiç oralı değil, hala bağıra bağıra konuşmasına tam gaz devam ediyor.

Biz yolcular içimizden, bir-iki la havle vela kuvvet illa billa çekip şaşkınlığımızı bir nebze gidermeye çalışıyoruz.

Ben gibi birinin, şoför kardeşimizin yan tarafındaki koltukta olması, macera dolu bu filmi hafızaya alma katsayısını haliyle artırıyor.

Bir yandan da riski durumunu analiz etmede ve her noktayı birebir yaşama becerisini de katlayarak an be an yaşıyorum.

Tepkimi birazda olsa dışa vurmada, adrenalin seviyesini maksimumda tutmaya çalışıyorum.

Nihayet şoför ağabeyimiz pek muhterem konuşmasın bir şekilde sonlandırıyor.

Telefonu ön aracın ön göksüne bırakıp, direksiyonu iki eliyle kavrıyor,

Ani bir manevra ile Su Meydanı istikametine doğru hızlıca yol alıyor.

Ben de konuşmanın bitimine müteakiben, iki elimi kaldırıp;

“Hele şükür!” deyip iki yanıma bırakıyorum.

Tek kelime dahi etmiyorum ama meramımı sadece beden diliyle anlatmaya çalışıyorum.

Bu yüzlü tepkime, yüzsüz bir şekilde karşılık veren ve rahatsız olan şoför arkadaş, diğer yolcuların da sessizliğinden faydalanarak;

-Hayırdır…Hecı abey…Bı şey mi var?

-Yoğ! Bışey yoğ!

-Yoğsa bışey mı dedi? Ne bılım…Hani bı şey varsa söle ha!

-Bı şey yoğ ama…

-Ee…

-Ne ee…az kalsın bızı öldırecağti!

-Niye öldi mı ki!

-Ölmem mi lazım?

-Yoğ da… Hanı siye bı şeyoldı mı?

-Ne bılım…Bi eli telefonda, ayağiyin biri debriyaj da, bir gazda, biri pedalda…….

-İyi ki, kaza yapmadım ha… Yoğsa derdı ki, Telefondan konişidı, aonın için kaza yaptı! valla verdiğim bi sadaka varmış,Allahtan kaza yapmadım!

- Haşa… Siye ele dersem dilımtutılır lal olıram. Ben siye nasıl ele bi iftira ataram…değıl mı?

-Ne bılım… İnsanoğludur bellı mı eder… Der mısen… Dersen… Bellı mı eder Hacı abey!

Evet!

Pişkinliğin ve şişkinliğin bu kadarına, pes doğrusu!

Tabi suç sadece onda değil, vatandaşımızda da.

Minibüste 3–5 müşteri bulunmasına rağmen herkes sus-pus.

Hiçbir ses yok olana bitene tepki yok.

Vatandaşlık görev ve sorumluluklarını yerine getirme bilinci yok!

Bu da yetmez gibi, ben şoförle;

“senli-benli” olurken müşterinin bir araya girip;

-Yav Hecıabey… Sen de İdare et. Ramazanlıktı… O da ıstimıkı… Kaza yapsın… Bi kere oldı işte… Şimdi sen, söledi diye bı şey düzeldı mı?

Bı şey değıştı mı?

Adam/Adamlar haklı… Trafik kalabalığ ne etsinler garibanlar…

Evet.

Geneline baktığımızda, sorumluluk his etmekten uzak, iş bilir vatandaş şablonumuz da, ne yazık ki bu! Ama yeri geldiğinde de, dolmuşların arkasından atıp-tutan;

“mangalda kül bırakmayan” vatandaş şablonumuz da yok değil hatta çoğunluk da.

Böyle olduğu sürece biz daha çok bu memleketin “dolmuşlarını” ve dolmamışlarını konuşacağa benzeriz arkadaşlar…