Keçe Müzesi

17 / 02 / 2017

Şimdi bana; “durup dururken bu Keçe müzesi muhabbeti de nereden çıktı…” diyebilirsiniz.

Hiçbir şey durup dururken çıkmaz.

Ya biri kulağınıza fısıldayacak

Ya biri size bir şeyler anlatacak,

ya bir yerde kafanıza saksı düşecek

ya bir şimşek çakacak

ya bir yağmur yağacak

ya bir yerinizden fikir fışkıracak…Ki bir şeyler ortaya çıksın.

Ele hiç bir şey hopppadana… Ortaya çıkmaz bunu bilesiniz!

Hatırlarsınız; bir önceki köşe yazımda Ucuzluk Pazarında bulunan Sultan ve Keçeciler Hamamı ile ilgili biraz soslu, azıcık puslu ama çok namuslu bir yazı yazmıştım.

Bazı şikâyetleri dile getirmiştim, bu şikâyetler üzerinden de birtakım bilgiler vermiştim.

Oranın durumunun iyi olmadığını, bir an evvel oraya birilerinin el atmasının gerektiğini, yoksa birilerinin orayı dümdüz edeceğini, pasaj, işyeri yapmak iştahlanabileceğini örnekleri ile belirtmiştim.

Buraya sahip çıkılmadığı takdir de, bu tarihi yapının göz göre göre yok olacağından dem vurmuştum.

Buranın; çevredeki esnafın işgaliyesi altında olduğunu, esnafın çerini çöpünü burada sağa sola savurduğunu, duvar dibine bıraktığını, hamamın kapı eşiğine çüşşlediğini özellikle belirtmiştim.

Bunu böyle dile getirince, birileri çıkıp da bana;

“O zaman çare ne kardeşim! ” diyebilir…

Ben de bu sorudan, hâsılı soruna doğru giderken, kendi kendime bir cevap bulmaya çalıştım.

“Acaba burası nasıl kurtarılır, ne yapılabilir ne edile bilinilir…”diye…

Aklıma birden; acep bura “Keçe Müzesi” olamaz mı dedim.

Çünkü Urfa şehri kurulduğundan bu yana, kesintisiz bir tarım toplumu, bir hayvancılık, bir besicilik toplumu olagelmiştir.

Babamız Hz. İbrahim bile Harran’da otururken, yüzlerce, hatta binlerce, küçük-büyük baş hayvanın sahibi idi… Hatta rivayet odur ki;

“Halep” ismi Hz. İbrahim’in alacalı bulacalı ineğinden dolayı verilmiş çünkü İbrahim Peygamber Urfa’dan, Harran’dan göç edince bir müddet Halep’te kalmış ikamet etmiş.

Yine bu coğrafya göçerlerin, kış ve bahar aylarında nispetten sıcak bir iklime sahip olmasından dolayı konaklamışlardır.

İşte böylesi bir yerde, böylesi ortaya çıkan şartlarda insanoğlunun en temel gereksinimi de hiç şüphesiz ki, bedenen kendini koruması ve örtünmesidir yani giyimi kuşamıdır.

Yazın sıcaktan, kışın soğuktan koruyacak giysilerin olması insanoğlunun en tabi hakkıdır.

İnsanoğlu küçükbaş hayvanı yetiştirirken eti, sütü, yünü, yapağı derisi vs. her neyi varsa onu bir şekilde değerlendirmiş, yününden, yorgan, yastık, döşek yapmış o da yetmemiş keçe yapmış yere sermiş derisinden çarık yapmış, kürk yapmış sarılmış bu şekilde soğuktan korunmuş.

Yani,  demem odur keçenin tarihi bu coğrafyada çok eski zamanlara dayanmaktadır.

Bakın “Uygarlığın Doğduğu Şehir Urfa” kitabında, keçenin öyküsünü, Şanlıurfalı genç keçeci ustalarından Salih Karcı anlatırken bu sanatın mucidi olan Ebu Said Libadid (Libadid: Arapça Keçenin çoğuludur) keçeyi nasıl icat ettiğini bizlere şöyle anlatıyor:

“Ebu Said Libabid bugün bizim yaptığımız gibi keçeciliğin bütün işlemlerini yerine getirmiş, ayakla tepme/tepeleme işleminden sonra keçeyi açmış lakin yünlerinin birbirine kaynaşmadığını ve çabuk dağıldığını görmüş, tepme süresinin az olduğu kanaatine vararak tepmeye/tepelemeye devam etmiş. Keçeyi tekrardan açmış bakmış, yünlerin yine kaynaşmadığını görmüş, böyle olunca tepme işini uzun tutmuş tepmeye tam kırk gün devam etmiş, keçeyi açıp baktığında yine başaramadığını görünce, üzüntüsünden oturup ağlamaya başlamış, hem ağlamış hem tepmeye/tepelemeye devam etmiş. Bu hal üzerine iken keçeyi son bir kez daha açmış açtığında bir de ne görsün, gözyaşlarının düştüğü yerlerdeki yünlerin birbiriyle kaynaştığını büyük bir sevinçle görmüş ve böylece tepme işlemi sırasında, yüne su vermenin de bir gereklilik olduğunu öğrenmiş.”

Şimdi gelelim müze fikrine…

Artık Şanlıurfa Büyükşehir mi olur, Eyübiye Belediyesi mi olur, Kültür Müdürlüğü mü olur, Müze Müdürlüğü mü olur onu bilemem, kimin ilgi alanına, bilgi alanına giriyorsa bu hamamı/hamamları bir an önce kamulaştırıp müzeye dönüştürmelidir.

Bundan 15-20 yıl öncesine kadar keçe pişirmeye gelen keçecilerin;

O zor, o yorucu, o emek ve zahmet dolu anılarını da bir şekilde canlandırmış olurlar.

Hamamın içersin de, Keçe pişirme anını, balmumu ile canlandırarak, keçeciliğe ait, alet edevatlar burada sergilenebilir.

TRT’nin bundan yıllar önce çektiği “Keçenin Teri...” belgeseli burada bir televizyon ekranında sürekli döndürülerek, eski zamanda çekilen fotoğraflarla, resimlerle müze zenginleştirilebilir.

Uzun bir geçmişi olan keçeciliğin bölgedeki, Urfa’daki serüveni, ülkemizde belki bir ilk olması hesabıyla başkalarına örnek olabilir başkalarına bir fikir verebilir bu iş için önayak olabilir.

Eminim ki, böylesi bir müze gelen-giden, yerli-yabancıların merakını giderebilir, ilgisini çekebilir.

Hatta ve hatta Urfa’da son kalan bu meslek erbabından birkaç kişi onura edilip, sembolik olarak burada görevlendirilerek, keçe yapım işini bu müzede yaparaktan canlandırmak suretiyle gösterilebilir.

Müzeyi gezen el sanatlarına meraklı olan insanlara mesleğin tecrübeleri aktarılarak unutulmaz bir anı olarak gelen-gidenin hafızasında yer edinilebilinir.

Yanlış hatırlamıyorsam bundan yaklaşık 35-40 yıl önce benim bir okul arkadaşım vardı.

Aynı sınıfta idik, yarım gün okula gelir, diğer kalan boş saatlerinde, bir keçeci ustasının yanında; çırak veya kalfa olarak çalışırdı.

İşte taa o yıllarda, Keçeciler Hamamına girmiş, oraya keçe pişirmeye gelen esnafı keçe pişirirken ilk defa görmüştüm.

Daha kapıdan girer-girmez merdiveni birkaç basmak inince;

Hamamın o ürkütücü, o korkutucu, o hovflandırıcı sesi ve görüntüsü ile karşılaşma anını unutmam mümkün değil.

Keçe pişirenler; bellerine peştimal bağlamış, göğüsleri ile farklı sesler ve iniltiler çıkartarak, hamamın buğusu ve sisi arasında keçeyi döve döve pişiriyorlardı.

İnanılmaz derece de bir efor, güç kuvvet, emek, zahmet sonucunda bir keçeyi pişirmek hazır hale getirmek gerekir. Hele ki, o zayıf, sıska, dal gibi incecik yarı çıplak insan bedenlerini görünce ister istemez farklı bir duyguya kapılıyorsunuz.

Zaten bu esnaf grubunu ömürleri de, çok uzun olmuyor çünkü keçeyi yaparken yünü çırparken yünün o tozu, dumanı, görünen görünmeyen zerreleri, partikülleri ciğerlerinizi şişirmeye, sizi daha gencecik yaşta yatağa düşürmeye yetiyor da artıyor!

İşte bugün yok olmaya yüz tutan bu mesleğe, tekrardan canlandırma adına bu mesleğin cilveleri sonucu genç yaşta ölen insanların aziz hatırasına, bir vefa borcu olması hesabıyla böylesi bir müzenin varlığı, bu şehir için şarttır.

Hem bu tarihi hamamların kurtarılması hem tarihin yeniden canlandırılması adına birilerinin buna öncülük etmesi gerekiyor.

Şehrimizde son zamanlarda açılan müzelerle adeta bir; “müze şehir” hüviyetine bürünmüş

Bu kadim şehre bir; “Keçe müzesi” halkası eklemekle daha da zenginleşeceği kanaatindeyim.