‘MEDİNE FUKARASI…’

19 / 04 / 2017

Geçen ay içerisinde, Allah bu fakir kuluna da, Umre yapmayı nasip etti.

Tabi önce Allah’ın takdir etmesi, sana takdir edilen ömür su gibi akıyor deyip buralara bir an önce ‘git’ demesi sonrasın da babamın vesile olması, bu dini vecibeyi yerine getirmek için seyahatte çıkmama neden oldu. Şükürler olsun ki, geçkin yaşına rağmen babamla birlikte kazasız belasız Umre yapıp, yurt edindiğimiz yere geri döndük.

Eskiye nazaran Umre yapmak, günümüzde çok daha kolay.

Hem de maliyet açısından hem maneviyat açısından çok kolay.

Tabi biraz parası olan için söylüyorum, çünkü günümüz şartlarında, çok da öyle bir külfet gerektirmiyor.

Bunu niye böyle rahatlıkla söylüyorum; eskiye oranla kıyasladığımda çok daha rahat söylüyorum çünkü geçmişte bu vecibe daha çok emek, zahmet, yorgunluk ve çeşitli tehlikeleri, riskleri beraberinde getiriyordu da ondan. Günlerce, aylarca süren bir yolculuk sonunda buralara varmanız mümkün iken, bu yolculuk şimdilerde neredeyse;

“İfrit Belkıs’ın tahtını göz-açıp kapayıncaya kadar getiririm…” diyeceği kolaylığa gelmiş ya da gelmek üzere… Ki bu da ileride mümkün olacaktır.

Kafilemiz sabaha yakın, GAP Havalananından, üç saatlik bir yolculuk sonrasında çok rahat bir şekilde Medine Havaalanına iniş yaptı.

Tabi bir uçak dolusu Umrecinin oluşturduğu kafilenin, neredeyse üçte ikisi bayanlardan oluşmaktaydı.

Bu amcaların, teyzelerin, abilerin, ablaların çoğu da kırsal kesimden, yani Urfa’nın köy ve kasabalarından gelmişlerdi birçoğu da birkaç kez Umre görmüş yapmış insanlardı.

Düşünün kafilenin yaş ortalaması, neredeyse yetmişe yakındı birçoğu okur-yazar değildi, varın bu işin zorluğunu siz tahmin edin.

Çok şükür kazasız belasız sabah Medine Havaalanına indik.

Havaalanı Medine’ye tahminen 15-20 km. uzaklıkta.

Malumunuz üzere, yurtdışı yapanlarınız bu işi daha iyi bilir, pasaport kontrolüdür, emanetlerdir, bagajdır, ıvır zıvırdır, üst aramalarıdır, kemeri indir, bozuk paraları dökül vs.

X rey cihazından geçiyorsunuz üzerinizde firkete (inne) bile olsa meret ötüyor hadi arttan baştan. Yani anlayacağınız insanı bezdiren, söylenmesine neden olan zorluklardan birkaçı bu saydıklarımız. Tabi kabul etmek gerekir ki tüm bu önlemler insanların rahatı için, kazasız belasız tekrar yerine yurduna dönmesi için.

Havaalanında bekleyiş içersin de olan ve ürkek tavşanları andıran kafilemiz, en ufak bir kıpırdamada, fuzuli bir konuşmada, el-kol hareketinde, oturduğu yerden hemencecik ayaklanıyor, sıraya dizilmeden, hak hukuk bilmeden, laf söz dinlemeden öne geçmenin, bir yerlere kaynak olmanın gayreti içerisine giriyor.

Şehir bu sabah kahverengi, çöl ve kum buranın rengini sabah sabah bizlere bariz bir şekilde belli ettiriyor. Zaten Arabistan denilince aklıma sıcaklık, çöl, deve, bedevi geliyor ama en çok da aklımda olan mübarek şehir Medine var, bir de Mekke-i mükkereme var tabi ki… Medine’yi Medine yapan, maşrıktan mağribe bir İslam medeniyet vücuda getiren, iki cihan serveri, Hz. Muhammed S.A.V kabri şerifleri olan Ravzavar. Beni; bir an önce Medine’yi Münevver’i, Ravda’yı, Mescidi Nebeviyi görmenin heyecanı sarıyor. O an gözlerim nemleniyor, içimde fırtınalar kopuyor, tufanlar dolanıyor!

Resulullah’ın Mezarı Şerifini görmeyi nasılda arzuluyorum Allah’ım.

Ellerimi açıp;

” Ya Resulullah bak ben geldim! Dedemiz, babamız İbrahim’in doğduğu yerden Halilullah’ın memleketinden, seni bağrına basan şehir, Medine’ye geldim ya Resulullah!

Seni görmeye geldim ya Resulullah!

Zamanı, mekânı ortadan kaldıran, ‘ol demesi ile her şeyi ‘ol’a çeviren, onu kolaylaştıran Allaha sonsuz şükürler olsun ya Resulullah!

Bu fakiri, bu biçareyi ne olur şehrinde birkaç günlüğüne misafir et ya Resulullah!

Mekke de olduğun günleri hatırla ya Resulullah!

Sana her türlü işkenceyi reva gören, rıza gösteren, seni yerinden, yurdundan sürüp buraya gelmeye sebep olan o günlerin hatırına bizi/bizleri kabul et!

Beni, bizleri misafirin olarak kabul et ya Resulullah!”

Diyeceğim o saatleri, o dakikaları, nasıl da iple çekiyorum ya Resulullah!

Nihayet işlemler tamamlanıyor.

Bizi şehir merkezine götürecek otobüsler gelmiş biz; ‘hurraa’ binip doluşuyoruz.

Ver elini Medine…

Mescidi Nebevi Camiinin minareleri nasılda göğe şehadet parmağı gibi uzamış, uzaktan uzağa yeşil kubbede görünüyor.

Aracımız cenneti Bakiyenin yanından geçiyor.

Rehberimiz;

- Bakın sağ taraftaki mezarlık Cenneti Bakiye, arka tarafta Ravza görünüyor…

El açıp Fatihalar okuyoruz.

Tabi yolda gelirken lebbeykler, tekbirlerde arabamızın içerisinden eksik olmuyor…

Nihayet otele varıyoruz.

Otelimiz Mescidi Nebevinin hemen dibinde… Aramızda ancak 100 metre var-yok gibi…

O an da başımı çeviriyorum, en net şekilde yeşil kubbeyi görüyorum.

İşte nebiler nebisi, efendiler efendisi, iki cihan serveri Hz. Muhammed S.A.V kabri şerifleri burası ne kadarda yakınız artık.

Sağında-solunda, yanında hem bu dünyada, hem öbür dünyada arkadaşları, dostları, canları Halife Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer R.A mezarı şerifleri var.

Aynı gök kubbenin, yani yeşil kubbenin içerisindeler.

Bu defa da otele yerleşme eziyeti başlıyor.

Kafilede yine bir hareketlenme var herkesler oda anahtarı almanın peşinde.

Yok; bana şu kattan ver, yok bana şu odayı ver, yok benim odam şu katta olsun, şu kadar kişi olsun, önce ben yerleşeyim vs.

Bir kargaşadır, bir curcunadır devam edip gidiyor bakalım nereye kadar.

Ben ve babam çantalarımızın yanına çökmüş olanları, tüm yaşananları sadece seyrediyoruz.

Yine insanımızda söz anlamama, hak, hukuk riayet etmeme, hoşgörüyü sağa-sola savurma had safhada sabır bir kez daha rafa kalkıyor.

En safımız, en bextereşimiz bile, böyle durumlarda, dokuz canlı oluyor her ne hikmetse!

Biz sabrediyoruz çünkü burada sabretmesek nerede sabredeceğiz onu düşünmek lazım.

Babam cılız olsa da tepki koyuyor, kızıyor kendi kendine söyleniyor.

Teselli etmek tabi ki bana düşüyor.

Buralarda o klasik laf herkesin ağzında:

-Heci sabır! Sabır!

Neyse büyük bir çoğunluğunun odası nihayet belirleniyor.

Herkes anahtarlarını zor olsa da alarak, çantalarını alıp, asansöre biniyor, odalarına yerleşmeye dinlenmeye çekiliyor.

Odası belirlenmeyen anahtar almayan birkaç kişi kalıyoruz.

Bu oda taksimatı yapan arkadaşın, arkadaşların işi hakikatten de zor çünkü kimse laf anlamıyor, anlasa da dinlemiyor, dinlese de uygulamıyor.

Babamın kızıp, biraz yüksekten söylendiğini duyan şirket sahibi yanımızı yaklaşıp:

-Ahmet abi sabredin, birazden sizi de gönderacağam… Demesi ile devreye giriyorum:

-Abeygözi sevim! Sabretemediğ de ne yaptık… İki saattir, “Medine Fukarası” kımın burada duriyığ, daha ne edağ!

Evet.

İlk defa bir deyimi belki farkında olmadan, yerinde, yurdunda kullandım çünkü biz Medine’de idik.

Her ne kadar bu deyim Mekke'ye alınmayan dilencilerin, Medine'ye gönderilmesinden dolayı, bir tür hor görme gibi olsa da bize uydu.

Tabi aklıma Antep ve Urfa arasında ki çekişmede gelmedi değil!

Nasıl yani?

Nasıl olacak; Antep, dilencilerini, fakirini, fukarasını, Suriyelisini, işine yaramayanını kamyona doldurup getirip Urfa’ya bırakmıyor mu?

-Bırakıyor…

Ee…

Ne Ee…

Mekke olabilirsiniz ama mesele biraz da Medine olmak değil mi Avdoulla