SERSALA DİGERANDIN (YAĞMUR RİTUELİ)

16 / 02 / 2018

Kadim tarihlerden bu yana tarım ve toprak ilişkisi içersin de olan insanoğlu yaşamını sürdürmesi için tarıma toprağa bağlı kalmıştır.

Toprağa ‘ana’ demiştir ‘ax’ demiştir ‘vatan’ demiştir.

Bunun için değilmidir ki Hz.Âdem yeryüzüne inince Harran Ovasının mümbit topraklarında çift sürmüş tohum ekmiştir.

İşte o günden bu yana, insanın toprakla ilişkisi azalmakla birlikte devam etmektedir, etmeye de devam edecektir.

Ancak ekip biçerken en çok ihtiyaç duyduğu şey sudur.

Suyu da ırmaktan, dereden, nehirden, gölden temin etmekle beraber yağışla yani yağmurla temin etmek zorundadır. Temin etmediği zaman da kuraklık baş göstermekte ve insanoğlu sıkıntıya düşmektedir.

Yağmuru, atmosferde bulunan su zerreciklerinin belirli hava koşulların oluşması sonucunda yeryüzüne inmesi olayı olarak tanımlanır.

Yağmurun özü sudur, su hayattır, hayat kaynağını ta kendisidir.

Bu nedenledir ki yağmur, yaşadığımız bu coğrafya da, direkt rahmet olarak adlandırılır.

Çünkü toprak, ateş, hava ile birlikte, kâinatındört özünden birini teşkil eden element sudur.Dünyanın dörtte üç suyla kaplıdır ve dünyanın varlık sebeplerinden birisi de sudur.

Nasıl ki hava olmadan insan yaşayamasa, su olmadan da insanın yaşaması mümkün değildir.

Yağmurun gökyüzünden yeryüzüne inmemesi insanoğlu için bir felakettir.

Su toprağın, bitkilerin ve ona bağlı olarak da, canlıların vazgeçilmezdir.

Bu olay karşısında çaresiz kalan insanoğlunda, bir kaygı, bir karamsarlık, bir çaresizlik baş göstermeye başlar.

İşte böylesi durumlardadevreye inanç girer ve inancın gereği olarak, ilahî bir güce dayanmave o güçten yardım almaya başlar.

Zamanla bunu içselleştiren insanoğlu, artıkher sıkıştığında bunu tekrarlamaya başlar ki bu artık ritüele dönüşür ve sürekli tekrarlanır.

Tarihin her döneminde, dinsel kavramlar eşliğinde bir yalvarma biçimine dönüşür.

Tabi ki her coğrafyanın kaderi birbirinden farklıdır.

Her bölgenin, her ulusun/ulusların da yağmur isteme, dua etme, adak adamaritüeli biribirinden farklıdır.

Mesela Yağmur duası ve ritüelleri Urfa da kendini farklı gösterirken, köylerinde daha farklı gösterir.

Urfa şehir merkezinde, yağmur yağmadığı, kuraklık baş gösterdiği zamanlarda ritüel;kendini ‘Çömçe Gelin’ olarak göstermiştir.

Urfa da çocuklar; ‘T’ şeklinde bir çubuğa, farklı renklerde bezler bağlayarak, sarıp sarmalayarak, bebek şekline, ya da çocuk şeklin getirir, her bir çocuk,bir kolundan tutarak, kapı kapı dolaşarak buğday, darı vs. toplar.

Toplanan bu erzaklar, şarkılar ve maniler eşliğinde, kutsanmış göl olanHalilurrahmana(Balıklıgöl) gidilir,evlerden toplanan buğday, ,darı gibiyemler,ekmek gibi nimetler,buradaki kutsal sayılan balıklara atılır, aşağıdaki mani söylenirdi.

(ben sadece bir kıtasını buraya aldım)

Çömçe gelin ne ister

Kız, koyun kurban ister

Ver Allah’ım ver, ver

Bi yağmurdan bi Sel!

Belki de bu gelenek Müslümanlara; kendileri de bir zamanlar bu şehrin yerli halkı olan, Ermenilerden, Süryanilerdengeçmiştir.

Çünkü gerek ‘T’ şeklinde ki çubuk, gerekse çubuğa sarılan bezler ve kafa ile birlikte tamamlanan bez bebek bir nevi Haçı da andırmaktadır.

Oysa annemin çocukluğunda doğduğu yaşadığı Kepirce Köyünde durum şehirden biraz daha farklıdır.

Belki tek benzerlikleri, her ikisinde de, kutsal bir mekânın ve toplanan erzakın birbirine yakın olması.

Annem de 1943 yıllında kıtlık senesinde doğmuş.

Kıtlık demek o yıl yağmurun yağmaması, bereket ve bolluğun olmaması, ekinlerin yeşermemesi, kuruması demek.

Temel besin maddesi olan buğdayın olmaması, neticesinde, ekmeğin bulunmaması demek!

Annemin anlatımından şunları anımsamak mümkün:

‘Gündüzden, bir merkep ile gönüllü olan dul bir kadın, köy uluları tarafından ayarlanırmış.

Dul kadının derpesinin(uzun tuman) iki balağı boynundan gövdesinden aşağıya sarkacakbir şekilde geçirilirmiş.

Sonra eşeğe bindirilir,akşam vakti ile yatsı vakitleri arasında,köyde en bereketli suya sahip olan kuyunun başına, kadınlar ve çocuklar tarafından götürülürmüş.

Kadınlar birkaç kulaç kendir ip, deri koka ile kuyudan sırası ile su çekmeye başlarlarmış.

Çekilen her koka su, dul kadının başından aşağıya,yavaş yavaş dökülürmüş.

Kendini bu işe feda eden dul kadının üstü başı haliyle sırılsıklam olur zaman zaman üşürmüş.

Dökülen koka sayını annem hatırlamadığı için tılsım şeklinde kalması daha iyi olur.

O tamamlandıktan sonra, tekrardan köyün içerisine,neşeli bir şekilde dönülürmüş.

Böylece o gün yağmur yağmaritüeleresmen başlarmış.

Gece eşek ahıra, dul kadında evine döner,köylüler sabahın olmasını dört gözle beklerlermiş.

Sabahın ilk saatlerinde eşek tekrar ahırdan çıkarılır, dul kadının evinin önüne, kadınlar, genç kızlar ve çocuklar tarafından götürülürdü.

Dul kadın bu defa da, eşeğe ters bindirilerek ve eşeğin kuyruğu da eline verilerek, köy içersinde ev ev dolaştırılmaya başlanırmış.

Gidilen her evden o günün koşullarında ve imkânları dairesinde; yağ, bulgur, tuz, ekmek toplanırmış.

Böylece köyde gidilmedik yer, çalınmadık kapı bırakılmazmış.

Erzak toplama işi tamamlandıktan sonra iseKöyden bir kilometre uzaklıkta ki kutsal tepeye yolculuk başlarmış.

Kutsal tepe dedikse tabi ki yatırdan bahsediyoruz.

Köylüler yatır kelimesini kullanmaz, buraya ziyaret derler.

Bu ziyarete;

Başta Kepirceli köylüler olmak üzere, çevrenin hepsi Seyid Dede olarak bilir ve öyle adlandırır.

Çok eski zamanlardan günümüze değin burası mistik bir yer olmuş.

Buraya gelip adak adamak, dua etmek, teberrik götürmek, dilek ağacına çabut bağlamak da ritüelin bir devamı.

Ziyarete gelenler, Çarşamba gününü seçmek zorundadırlar.

Ama Cumagünleri gelenlerde olurmuş.

Buraya çevre yerlerden gelenler çeşitli adaklar adar, dileklerin kabulü için dualar eder, akşama yakında geldikleri yerlere geri dönerlerdi.

Neyse…

Eşeğe ters binen ve eşeğin kuyruğunu elinde tutan dul kadın ve köylüler çeşitli dualar okuyarak, geçmişi günleri ve büyüklerini yâd ederek, çeşitli şarkılar söyleyerek, şiirsel sözler terennüm ederek, kutsal mekânavarırlarmış.

Köyde toplanan bulgur yağ, tuz ekmek bir yerde toplanır,büyük kazanlarda pilavlar pişirilmeye başlanırmış.

Köyün hepsi akraba olduğu için, yani imece usulü olduğu için tam bir dayanışma söz konusuydu.

Odayanışma hoşgörü, yokluğunda yoksulluğun olduğu o günlerdegörülmeye değerdi.

Pilav piştikten sonra bu defa da düz bir satıh olan kayaların (teht) üzerine pilavlar dökülerek herkes elle yemeye,(o zaman kaşıkta pek bulunmadığı için)bir şekilde karnını doyurmaya çalışırlardı, yaratıcıya dualar ederlerdi.

Geriye kalan kırıntılar, artıklar, fazlalıklar da yerinde bırakılır;

Hayvanlar, kurtlar, kuşlar yesin diye ellenmezdi.

Biz dönüş yolunda iken; bir de bakardık ki şimşek çakmaya bulutlar yağmur getirmeye başlamış yağmur dökmeye başlamış bile.

İnsanlar inançları gereği, Kürtçe sevinç şarkılar söyleyip ellerin çırpar, zılgıt çalarlarmış.

Bu tarz ritüeller her yerde ama farklı şekillerde tekrarlanır.

Kimi yerde zina etmemiş bir erkek,

kimi yerde dul bir kadının süpürgesi,

kimi yerde iki hanımı olan bir adamın ayakkabısı,

kimi yerde kaplumbağa bu törenlerin malzemesi olur.

Ama hepsi tek bir amaca hizmet eder.

Yağmurun, bir rahmet olarak yağması, insanları, hayvanatı, nebatatı kuraklıktan kurtarması için yaratıcıya bir nevi şükranlarını sunmak.