ULU CAMİNİN MEZARLIĞI ÖLÜYOR!

22 / 05 / 2017

Şimdi bana; ‘ nasıl bir cümle kurmuşsun bak sonra altında kalırsın ha bu cümlenin’ diyorsunuz.

Evet, ezcümle bu cümlenin altında kalacağımı pek ala biliyorum…

Ama şunu da biliyorum, ben cümlenin altında kalırsam, benimle birlikte, birçok insan da bu cümlenin altında kalır bunu da siz bilesiniz.

‘Ne o bizi tehdit mi ediyorsun…’ diyebilirsiniz!

Ya da bana;

‘Hele dur arkadaşım, bu ne öfke patlaması böyle…’ diyenleriniz de oluyor onu da biliyorum.

Sadece iki el kendime patlıyorum arkadaşlar.

E di hadi anlat, nedir bu karın ağrın!

‘Başkasının derdi seni mi gerdi…’

Ya da; ‘memleketin derdi, seni yere mi serdi...’ diyorsunuz çünkü sesinizi duyar gibi oluyorum o zaman hemen anlatıyorum.

Bak! Kaçmak yok, yazdıklarımı baştan sona kadar okuyacaksınız, yarım bırakmak da yok, tamam mı? Sevgili arkadaşlar, her şehrin, ilçenin hatta kasabanın ulu camileri vardır eskiden beri böyle olagelmiştir.

Bizim Urfa şehrinin de bir Ulu Camisi var, çok şükür hem de bin yıldan bu tarafa.

Eskilerin deyimiyle;

Ulu Cami, Camii Kebir yani büyük cami, yani en büyük camii anlamına geliyor.

İşte bu Camii Kebirimiz gittikçe Camii Seğir, yani küçük camii olmaya doğru gidiyor haberiniz olsun.

Az da olsa hatırlıyorum bundan 30-40 yıl öncesine kadar avlusunda, sütunların ve onun başlarının olduğunu ama zamanla azala azala şimdilerde tek tük sütün başlarının kaldığını söylemek mümkün.

Bu yapı, hangi döneme tarihleniyor tam olarak bilmiyorum.

Yani çok daha eski dönemlere mi ait, Roma mı, Bizans mı, Urfa Krallık dönemine mi ait olduğunu tam olarak bilmiyorum.

Bazı kaynaklarda okuduğum kadarıyla burası bir zamanlar meşhur Kızıl Kilise imiş…

Avlusunda bulunan bu sütün ve başlarının da o döneme ait olduğu kayıtlarda belirtilmekte.

Eyyubiler döneminde Nureddin Zengi tarafından 1100 yıllarda, Kızıl Kilise’nin temelleri üzerine inşa edildiği birçok kaynakta zikredilmekte.

Hatta o dönemde camii içerisinde birkaç yerde de kızıl yani kırmızı sütunlar da kullanılmış.

Kalan sütunlar ve başları da zaman içerisinde kırılmış, dökülmüş, etrafa saçılmış sahipsizlikten yok olup gitmiş.

Son kalan birkaçı da, avludaki şadırvan inşa edilirken, temeline gömülmüş.

Burasını sadece camiden ibaret bir yer olarak düşünmeyin.

Bir medeniyet bir başka medeniyetin boynuna binmişse, diğer medeniyetin gövdesine ait epey parça da olmalı kanaatimizce.

Buranın;

Minaresi (Çan Kulesi) ve üzerinde bulunan saat…

Kuzey tarafının girişinde bulunan ve halen ayakta olan Roma Kapısı, (halk arasında Karanlık kapı)

Yine doğu ana girişinde sağlam olan Roma dönemi kapısı…

Caminin içerisinde ve avlusunda bulunan;

Hz. İsa’nın mendil efsanesine konu olan su kuyusu/kuyuları,

Namaz vakitlerini gösteren Güneş Saati,

400 yıllık Osmanlı Mezarlığı vs.

Buranın ne kadar önemli bir yer olduğunu göstermesi bakımdan sadece birkaç örnek.

En önemlisi de mabet halen Urfa’nın en büyük ve en önemli dini yapısı olma özelliğini de yitirmemiş.

Ama gelin görün ki; camiinin haziresi yani mezarlığı sahipsiz, kimsesiz virane olmuş bir vaziyette.

Geçen gün camii avlusunda biraz gezineyim dedim, o ara mezarlığın içerisine de girip hem bir Fatiha okuyayım hem de fotoğraf çekeyim dedim aman Allah’ım ne göreyim!

Sanki Moğol ordusu, mezarlığın içerisinden geçmiş!

Mezar taşlarının üçte birine yakını, kırılmış, parçalanmış, parçalar sağa-sola savrulmuş, bazıları üst üste istiflenmiş, bazıları mezarın ortasına uzatılmış, kimileri kurumuş otların içerisinde adeta kaybolmuş, ufak tefek parçalar da, bir başkasının mezar taşı diye alelade başka bir mezarın başucuna dikilmiş, bazıları yan yatmış, bazıları devrilmek için hafif bir dokunmayı bekliyor.

Bazılarının dibi kazılmış, bir şeyler bulurum umuduyla aranmış taranmış, bir şeyler çıkarılmış veya çıkarılmamış…

Bunu yapanlara define avcıları diyeceğim… Av kim avcı kim!

Ancak böyleleri bu tarz durumlarda; ‘’ölünün şeyini bulurlar…’’

Geçen yıl Kasım ayı içerisinde Gazete İpekyol’da;

 ‘Ulu Cami Haziresi duyulmuyor sesi...’ diye bir makale kaleme almıştım.

Üzerinden altı ay geçmesine rağmen, bırakın bir ilgileneni, oradan geçen bir yetkili dahi olmamış.

Bu gidişle sadece Cüneyt Bağdadinin oğlu Şahabettin’in mezarı kalacak o da saygıdan hürmetten ziyaretten, himmetten dolayı, diğerleri çok yakın bir zamanda yok olacak gibi…

Peki, yetkili arkadaşlar, her kimse, diğer mezarlıklara;

Yani Bediüzzaman, Eyüp Peygamber, Yeni Asri Mezarlığa gösterdiği ihtimam, niye bu 400 yıllık tarihi mezarlığa göstermez bilen var mı?

İnsan tarihe/tarihine bu kadar mı düşman olur.

Konuşurken mangalda kül bırakmayan; ‘Ecdad yadigârı’ diye diye avurtlarını şişiren yetkili ve etkili arkadaşlar, neden burayı görmezden gelir söyler misiniz?

Hadi onları da geçtim;

Yaw arkadaşım, bu camiinin imamı, müezzini, hatta, sı…dan para alan tuvaletçisi, buranın böylesine göz göre tahrip edildiğini, yakılıp, yıkılıp harabeye çevrildiğini niye bi zahmet görmez?

Görünce niye ses çıkarmaz?

Ses çıkarmasa bile, niye bir yerlere haber etmez, birilerini haberdar etmez?

Ayaküstü kırk yalan atan ve kendisine inanacak kırk bir kişiyi hazırda tutan bireylerin olduğu bir toplumda, böylesi durumlar, belki normal ama lakin ben hazmedemiyorum arkadaşım!

Bu şehir için; ‘Kadim’ diye diye… Dikiş tutmayan o ağızlara, gel de şifa niyetine, tükürme!

Haydi, bakmazsınız, etmezsiniz, ilgilenmezsiniz, bari yazan, çizen birileri olursa bütün aza ve uzuvlarınızı algılarınızı bu arkadaşlara kapatmayın.

‘Bu adamın derdi nedir, bir bakalım, edelim… deyin yahu!

Emrinize amade sadık bir adamınızı bi zahmet gönderip bir baktırın bahse konu olan yerde neler oluyor.

Yazılanı, çizileni bir araştırın, bir soruşturun, sonra dönüp o arkadaşa;

 ‘Araştırmaya yer yok ama kovuşturmaya yer var...’ deyin arkadaşım.

İlla ki ceketimizi atıp:

‘ Haydi mezarlığa gidağ..!mı diyelim!