URFA HAC KAPILARI

18 / 08 / 2017

Bundan birkaç yıl önce, Gümrük Hanında bulunan Rehavi Sanat Evi’nde oturmuş kitap karıştırıyordum,  o an da içeriye birkaç turist girdi.

Çat pat İngilizcemle;

Nereli olduklarını, Şanlıurfa’yı nasıl bulduklarını sormaya kalmadan,

İçlerinden en genci gayet düzgün bir Türkçeyle bana karşılık verince, o an da meşhur Tarzanca İngilizcemden vazgeçip sohbete; “baba dilimle” devam ettim.

(İçinizde birçoğunuz yine bir babalık yapmışsın diyordur herhalde …olsun!)

Ne yapayım yani… Konuştuğum dil ana değil baba dilimse, suç ben de mi yani?

Neyse…

Delikanlı;

“Yanındakilerin anne ve babası olduklarını, Kanada’da yaşadıklarını” söyleyince;

Ben de kendisine:

‘Peki, siz Türkçeyi bu kadar düzgün bir şekilde konuşmayı nereden öğrendiniz’ deyince…

Üç yıldır Nevşehir bağlı Avanos ilçesinde yaşıyorum.

Çanak/çömlek yapmayı öğrenmek için Türkiye’ye geldim burada yaşıyorum.

-Peki, burada yaşamak sizin için zor olmadı mı?

-Hayır, bilakis seve seve ve eğlenerek bu işi öğreniyorum.

Burada yaşamaktan da son derece memnunum.

-Peki, Urfa’yı gezdiniz mi, nasıl buldunuz?

-Urfa mı?

Evet. Çok mistik bir şehir.

İnsanı cezbeden bir yanı var.

Burada herkes çok samimi ve cana yakın, kısacası burası da Kapadokya gibi harika bir yer.

Sanatçı biri olduğunu öğrenince ben de kendisine, fotoğraf çektiğimi, resim yaptığımı, kısacası sanatla ilgilendiğimi söyledim. Memnuniyeti bir kat daha arttı bu gencin anne ve babasının.

“Çekmiş olduğun fotoğrafları görebilir miyim“ deyince, bir deste fotoğrafı ellerine tutuşturdum,  içersinden birkaç tanesini beğendiklerini, bunları satın alıp-alamayacaklarını sordular.

Ben de;

 “Hayır, satmıyorum ama size hediye edebilirim” dedim.

Onlar da ısrarla, az da olsa bir ücret vermek istediklerini söyleyince tamam dedim ve ufak bir çıralık aldım.

Fotoğraflardan biri Urfa Sokağı, diğeri ise bir Hac kapısıydı.

Hac kapıları hakkında biraz bilgi alabilir miyiz deyince başladım bildiklerimi anlatmaya:

Hac kapıları genellikle cümle kapısının (dış kapı) sağ- sol ve üst duvarına yapılan sizin kültürünüze uyarlayacak olursak bir nevi ikondur.

(daha kolay olayı kavramaları için bu ifadeyi kullandım)

Aslına bakarsanız bu hac kapı resimleri, kutsal mekânların dışına taşınmasının belki de ilk örneğidir.

Bu çalışmalara; “Hac kapısı” diyeceğimiz gibi

“Haç kapısı” da dememiz de mümkün çünkü burada yüzyıllar boyu, Hıristiyanlarla Müslümanlar, bir arada yaşadılar.

Her ne kadar bu geleneğin kimden kime geçtiği belli olmasa da büyük bir ihtimalle Hıristiyanlardan Müslümanlara geçmiş olması muhtemeldir.

Çünküsüne gelince;

 18. yy başlarında Urfa’yı gezen Avrupalı bir seyyah daha o zamanlar, Urfa’da bir “Haç kapısının” resmini gravürünü çizmiş, yani bir Hıristiyan evinin kapı motiflerini gravüre etmiştir.

Kapıdaki motifler çok uzun zaman süresincede değişmemiş, günümüzdeki Müslüman hac kapılarıyla neredeyse bire bir örtüşmektedir.

Hıristiyanlarda, yüzyıllardır Kudüs’e gidip-geldikten sonra hacı oluyorlardı. Onlar da, kapılarına bu tarz süslemeler yaparak hacı olduklarını dindaşlarına bir şekilde bu şekilde gösteriyorlardı.

Neyse tekrar konumuza dönelim.

Bu sanatı ikondan farklı kılan motiflerin, daha çok bitkilerden oluşması.

Tabi dikkat ederseniz burada kutsal figürler, göz ardı edilmiş değildir.

Mesela;

Mekke, Medine resimlerinin yanı sıra, Kuran’dan ayetler, pasajlar,

Ortadoğu mistizmini anlatan ve yansıtan cennet ve cehennem ile ilgili figürleri de kapının sağına soluna resmedilirdi.

En çok kullanılan motifler de Selvi ağacı, çiçek, gül, sümbül vs.

Nadiren de olsa; nar ağacı, elma ağacı, zakkum ağacı ve yılan motifleri de bulunurdu. 

Dikkat edecek olursanız, bu motifler Âdem ve Havva annemizin cennetteyken yakınında olan figürler, yani yabancı olmadıkları figürler, bunların resmedilmesi insanoğlunun dünya ile ahiret arasında bir bağ oluşturması, ilk geldiği yeri hatırlaması için önemli sayılır.

Bazen tılsımı çağrıştıran ve tılsımı ifade eden, (kapının herhangi bir yerine asılan)

At nalı, kafatası, ayakkabı, şap, nazar boncuğu, geyik boynuzu vs. materyallerine de Urfa evlerinin iç ve dışın de rastlamak mümkündü.

Çok az örnekleri de olsa, bazı evlerin ve bazı camilerin duvarlarına gömülen (monte edilen) porselen tabakların da ev sahibinin ve o şehrin sofrasının “Halil İbrahim Sofrası” gibi bereketli ve herkese açık olduğunun bir ifadesiydi. 

Bazı özel durumlarda ev sahibinin isteğine bağlı olarak, Urfa’daki hac kapılarının bazılarında, Halilurrahman, (Balıklı göl) Mevlidi Halil ve Ulu Camii de yer yer resmedilirdi. Çünkü Urfalılara göre şehirleri de; Mekke, Medine, Kudüs’ten sonra, onlar için dördüncü kutsal şehir sayılırdı. 

Böyle bir bilinçaltı var bizim burada yaşayan insanlarda... 

Saray gibi evlerin cümle kapıların da,

“kapı içinde kapı” olması, (enikli kapı) oymalı ve süslemeli olması, kapı tokmaklarının zengin çeşitliliği, kapının sağında ve solunda soluk taşlarının bulunması da eşsiz bir zenginliğin gözle görünen güzellikleridir.

Yine…

…………………………………….

Ben bunları anlatırken delikanlının annesi heyecanla sözlerimi kesti:

-Peki resimdeki bu ev, İbrahim peygamberin ev mi? Deyince;

-Hayır! Toplumda özelliklede varlıklı olan insanlar;

“Kapısına bu süslemeleri yaptırırlar, yukarıda da bahsettiğim gibi bu tavır, o kişinin Hacca gidip-geldiğinin bir nevi resmi kanıtıdır”

Buranın İbrahim peygambere ait olması mümkün değil

Çünkü İbrahim peygamberin yaşadığı çağla şimdiki çağ arasında, neredeyse dört bin yıla yakın bir zaman aralığı vardır. İşte turistleri böylesine heyecanlandıran, 

“Hac kapısı” geleneği ne yazık ki günümüzde artık tamamen ortadan kalkmış, ya da iyiden iyiye unutulmaya yüz tutmuş duruma gelmiştir. Bu gelenek daha önceleri kök boya ile yapılırken,  sonrasında toz boya olarak uygulandı,

Seksen sonrasında basitleşip tenekeleşti,  günümüzde ise tamamen dijitalleşmiş durumda,  tabi bu gelişme sanattan ve estetikten yoksun bir şekilde çok az da olsa devam etmekte.

Bu güzel geleneğimizi sürdürmek için,

Belediyemizin,

Vilayetin,

Kültür ve Sanatla uğraşan Kurum ve kuruluşlarımızın belirleyeceği, tarihi bir sokağa ve oradaki kapılara motifler uygulanarak, geçmişin nostaljisi pekâlâ yaşatılabilir.

Bir kaç örnek denediler ama pek de başarılı oldukları söylenemez.

Bu  “Hac kapıları” hakkında tanıtıcı levhalar çakılabilir.

Sanırım bunu yapmak çok zor değil.

Öyle çok bir masrafta gerektiren bir iş ve çalışma da değil.

Eminim bu kapılar, yerli ve yabancı konukların da ilgisini çok çekecek,

bizleri bile çok farklı duygularla eski günlerdeki gibi bir yolculuğa çıkartacaktır.

Son birkaç yıldır DEDAŞ’ın trafo binalarını boyayıp, daha estetik hale getirmeye çalışan büyüklerimiz, böyle bir çalışmayı da pek ala yapabilirler.

Böyle bir çalışma yapanlar inanın “Hac” sevabı kazanır.

Biz Urfalıların bir duası var:

“Allah siye hecci nasip ede”

böyle bir çalışma yapanı ve yaptıranı da;

“Allah heccine nasip ede!” daha başka ne diyelim.