Yeşil Kubbe Ve Sakın Terk-i Edepten…

07 / 05 / 2017

Mescidi Nebevinin avlusuna girerken büyük bir nizamın ve intizamın olduğuna tanıklık ediyorsunuz. Avlu dedikse öyle küçük müçük bir camii avlusu sanmayın çünkü çevresini dolanmaya kalkarsınız epey bir zamana ihtiyacınız var.

Yerlerin tamamı sut beyaz mermerlerle döşenmiş alttan soğutma-ısıtama sistemi yapılmış olmalı çünkü sıcak saatlerde bile mermere bastığınızda, bir soğukluk hissediyorsunuz, yani güneşte ayaklarınız yanmıyor.

Cami avlusunun neredeyse tamamına yakınına ise kocaman kocaman şemsiyeler yerleştirilmiş. Şemsiyeler hem çok şık,hem de çok estetik…Tabi bir o kadar da, pahalı olsa gerek…

Belki ikinci bir yerde, mekânda, beldede,şehirde, ülkede,  böylesi devasa şemsiyeler yoktur,böylesi şemsiyelere rastlamak mümkün değildir büyük ihtimalle özel olarak tasarlanmış.

Bu şemsiyeler günün belirli saatlerinde,havanınsıcak-soğuk durumuna göre, otomatik olarak açılıp kapanıyor.

Böylesi devasa şemsiyeler ne kadar zamanda açılıp kapanır ki diyorsanız anlatayım;

Açılırken kapanırken öyle saatlerce,dakikalarca beklemeye gerek yok çünkü çok kısa bir zaman içersin de açılıp- kapanıyor.

Açılırken denk geldimtıpkı uçan bir yarasanın kanatlarını açarken ki görüntüsü var.

Belirli bir sütün ve kaide üzerinde yükselen bu şemsiyeler gerçekten buranın ruhuna yakışmış muhteşem bir düşüncenin ürünü. Çok estetik bir şekilde dizayn edilmiş, sütunlu gövdelerin üzerinde çok estetik bir şekilde yükseliyorlar o da yetmezmiş gibi, göze çok hoş bir görüntü de sunuyorlar.

Aydınlatmalar da çok güzel tasarlanmış gövdenin üzerinde şık duruyorlar.

Öyle dışardan sarkan kablolar,prizler falan de yok ampuller, projektörler pek ala etrafı ışıl ışıl aydınlatıyor.

Yani dememe o ki,  insanı rahatsız edecek hiçbir durum söz konusu değil burada…

Avluda her sınıftan insan, her ülkeden insan/ insanlar, mermerlerin üzerinde oturmuş sohbet ediyorlar.Kimileride uzanmış, kimileri bir şeyler atıştırıyor, kimileri kutsal kitabı sessizce okuyor, kimileri namaz kılıyor, kimi…

Burada her milletten insanı görmek mümkünresulullaha ve yaratıcının çağrısına uyarak, uzak uzak yerlerden kalkıp bu kutsal şehre ve makama gelmişler.

Avluda gezerken, gezinirkendikkatimi bir şey celp etti yadırgadım, hatta üzüldümadamın biri Peygambere efendimizin kabrine doğru, yani yeşil kubbeye doğru, ayaklarını boylu boyunca uzatmış öylece yerde mermerin üzerinde yatıyor.

Bu manzarayı görünceaklıma ilk gelen ne oldu biliyor musunuz?

Urfalı, Ruha’lıŞair Nabi hemşerim aklıma geldi.

Ne alaka canım… Nerden nereye diyebilirsiniz!

O zaman anlatayım:

Urfa’nın bilge ve arif çocuğuşair Yusuf Nâbî 1678 senesinde kafile ile Hac yolculuğuna çıkmış,bunu da sonra kitaplaştırmış hac yolculuğunu ve anılarını, tabi eskiden Hac yolculukları çok zor idi çok meşakkatli idi, sağlığı, sıhhati elverişli değilse gitmek mümkün değildi, bakmayın siz şimdi uçağa atlıyorsunuz üç saatte Medine’desiniz, Cidde’desiniz.

O dönemlerde Hac yolculuğuna aylar öncesinden hazırlıklar yapılırdı.

Yolculuk, binek hayvanları ile, yani At, Deve, merkeplerle yapılırdı, ya da yaya olarak yapılırdı.

İşte böylesi koşullarda Hac Yolculuğuna çıkan Nabi Efendinin kafilesinde, DevletiAliyeyiOsmaniyenin ileri gelen paşaları ve önemli şahsiyetlerfelan da var, e ne de olsa Yusuf Nabi birDivan Şairi, Saray Şairi, birkaç Padişah ile Vezir ile teşriki mesai etmiş, hoş sohbetlerinde bulunmuş önemli bir kişilik, bir kimlik her şeyden önce hikemi bir yanı var.

İşte bulunduğu bu önemli Hac Kafilesi, Hicaz bölgesine girmiş, eğer yanılmıyorsam Hicaz Bölgesi denilen yer de günümüzde, Mekke, Medine ve etrafında ki kutsal yerleri kapsayan bölge,yani günümüzde Harem Bölgesi olmalı zaten buraya gayrimüslimlerin girmesi de yasak.

Yusuf Nabi’yi Hz. Peygamberi bir an önce ziyaret etmenin, makamına yüz sürmenin aşkı, şevki iyice sarmış, sarmalamış ki, ofani vücudu bir hoş olmuş, bu aşk ve şevklebir türlü geceleri uyuyamamış bu hal üzere olunca haliyle uykusu kaçmış.

Neyse Kafile gece Peygamber Efendimizin, münevver Şehri Medine’ye biraz daha yaklaşmış, kafile istirahat çekilmiş, kafilede bulunan EyüpluRâmiMehmed Paşa o esnada ayaklarını Ravza’yıMutaharaya doğru uzatmış uyumuş.

Resul-i Kibriya'nın beldesine girerken gördüğü bu manzara, Nâbî'nin hoşuna gitmemiş paşadan işkillenmiş.Ee… Paşayı uyandıracak ama uyandıramıyor.

Ne yapıp ne edip illa ki bir şekildePaşayı uyandırması lazım!

Nabi tutmuş şu meşhur beyti gayriihtiyari olarak sesli bir şekilde söylemeye başlamış:

XXXXX

 Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu!

 Nazargah-i ilahîdir, Makam-ı Mustafadır bu.

 Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergâha,

 Metâf-ı kudsiyadır, bûsegâh-ı enbiyadır bu

XXXXX

Peki,sizce Yusuf Nabi bu beytinde Paşa hazretlerine ne mesaj vermek istemiş?

Sizce ‘Paşa paşa sen çok yaşa…’ mı demek istemiş?

Haşa… summe haşa!

‘Paşa paşa’ demiş; edebi terketmekten sakın çünkü burası Allah-u Teâlâ’nın Habibi Kibriya’nın mübarek beldesidir,

Burası Hak Teâla’nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir.

Muhammed Mustafa'nın kutsi makamıdır.

Ey Nâbî, bu dergâha edebin şartlarına dikkat ederek gir.

Sakın edebi deöyle basite, öyle hafife alma.

Burası, büyük meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü yerdir!

Peygamberlerin, eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.

Bu beyitleri işiten Paşa Rami, gözünü açmış, hemen kendine gelmiş, kendini düzeltmiş

Okuduğu beyit ile kendisine gönderme yapan ve ikaz eden Nabi’ye;

-Ya Nabi! Ne ara yazdın bunu, senden başka bunu duyan oldu mu tiz elden söyle?

Şair Yusuf Nâbî:

-Yok Paşam! Bunları daha önce herhangi bir yerde söylemiş değilim. Lakin sizi bu halde görünce elimde olmadan, yüksek sesledillendirdim, ikimizden başka bilen, kimse de, kimselerde yoktur meraklanmayın.

Paşa tekrar dönüp:

-O zaman bu durumikimizin arasında kalsın, sakın kimselere söyleme!

Kafile, sabah olmadan Hz. Rasulullah'ın mescidine iyice yaklaşmış.

Tam da osırada sabah ezanı okunuyormuş, bir de bakmışlar ki, mescidi Nebevinin minarelerindenmüezzin efendiler, ŞairNâbî'nin: "Sakın terk-i edepten..."Nâatınıokuyor.

Nâbî de, Paşa Rami de,bu durum karşısında hayretler içinde kalmışlar.

Mescide Nebeviye girmişler, sabah namazını kılıp, doğrudan müezzin efendinin yanına bir koşu varmışlar.

Şair Nâbî, heyecanlı heyecanlı:

-Allah adına söyle, peygamber aşkına söyle, senin o ezandan önce okuduğun beyti, naattı kimden aldın, nereden ve nasıl öğrendin?

Müezzin önceleri pek cevap vermek istememiş, lakin Şair Nâbî ısrar ve rica edince,müezzin efendi:

-Resûl-i Kibriya (s.a.v.) Efendimiz, bu gece bütün müezzin efendilerin rüyasına girmiş, rüyalarını şereflendirmiş ve "Ümmetimden Nâbî isimli birisi beni ziyarete geliyor, bana olan aşkı her şeyin üzerindedir, Kalkın, ezandan önce, onun benim için yazdığı o beyti okuyun, kendisini karşılayın, mescidime girişini kutlayın!"  Biz de Efendimizin S.A.V buyruğunu emir telakki ederek yerine getirdik!

Şair Nâbî, hepten şaşırmış ve heyecanı iki kat artmış, dayanamayıp hüngür hüngür ağlamaya başlamış, hem ağlamış hem de gözyaşları içersinde müezzine tekrar sormuş:

-O iki cihanın Efendisi, gerçekten Nâbî mi dedi, o benim ümmetimdendir mi diye mi buyurdu?  Müezzin efendi:

- Evet, ‘Nabi’ dedi, o benim ümmetimdendir!

Şair Nabi bu iltifata bu duruma daha fazla dayanamamış, sevincinden düşüp oracıkta bayılmış.

Bir müddet geçtikten sonra ayılmış, ayıldığında bir de ne görsün hem paşa Rami hem müezzin de ağlıyorlarmış.

Ben de ayaklarını Ravza’ya uzatmış olan ha/rami yi görünce hemşerim Yusuf Nabi’nin Paşa Rami ile aralarında geçen bu olayı hatırladım.

Adamın duruma içerlendim, elimde olmadan o günleri hatırlayarak daduygulandım az da olsa gözyaşı döküp ağladım.