HÜZÜNLÜ DÜŞÜNCELER

25 / 08 / 2017

Tuhup’ta köy evlerinin arka tarafına düşen, yüksek ve sarp kayalardan oluşan bir mekânda oturuyorum. Yazın öğleye yakın bir zamana kadar bu kayaların gölgesi serin bir ferahlık veriyor.

Bir zamanlar burası insanlarla doluydu, cıvıl cıvıldı. Medresemizde okuyan talebeler, öğle vaktine kadar bu kayaların gölgesinde derslerini ezberlemek için uğraşıp dururlardı. Her bir talebenin kendine has bir yeri vardı, orada olta atarak derslerini ezberlemeye çalışırlardı.Ayrıca dağın yukarı kısmından kil kazıp taşıyan köylüler, su taşıyan kadınlar, taş taşıyanlar,biraz ilerdeki köy merasında kuzu ve oğlakları bekleyen çocuklar, bu kalabalığı daha da artırıyordu. Hummalı bir çalışma, bir şenlik vardı.

Şimdi ise o eski durumdan bir eser kalmamış. Biraz aşağıda bulunan mezarlıktan farksız bir vaziyet görünüyor. Şimdi özlem duyduğum o eski hatıralar da buralara gömülmüş. Ara sıra öten kaya bülbülünün sesinden ve aşağıdaki mağara ağzında bulunan dut ağacının esinti ile buluşma anındaki hışırtılardan başka hiçbir ses yok. Bu sessizlik ve kimsesizlik hüzün veriyor. Kaya bülbülünün ötüşleri de beni eski günlere götürüyor, bir özlem hissi uyandırıyor ve hüzünlü düşüncelere sürüklüyor. Sanki o da bu metruk vaziyetten dert yanıyor, ağlayıp inliyor. Hatıraların ve o eski canlılığın sindiği kayalar ve koca taşlar adına konuşuyor. Hani “dili olsa da konuşsa” denir ya, işte bu bülbül, sanki bu dilsiz kayaların dili olmuş.“Sus ey bülbül benim hakkım, senin hakkın değil matem!” diyen Mehmet Akif aklıma geliyor.

Medresenin müderrisi, Seyda’sı muhterem babam başta olmak üzere burada ders veren ve okuyan talebelerin önemli bir kısmı, onları dinlemeye gelen ve sohbetlere katılan köylülerin çoğu bu dünyadan göçtüler. Hayatta olanlar da bu köyün zor şartlarına daha fazla katlanamayıp köyden göçtüler. Bu vesileyle, vefat edenlere Allah’tan rahmet, hayatta olanlara sıhhat, afiyet ve selamet dilerim.

Evet, bu köyde özlem duyduğum tatlı anılarla birlikte, sıkıntılar ve çileli bir hayat da vardı. Ancak buna rağmen herkes mutluydu. Siz de yaşlılardan mutlaka buna benzer sözler duymuşsunuzdur. Ancak zaman katlandıkça tatsız, çileli ve sıkıntılı halleri unutturuyor, görünmez bir duruma getiriyor. Tatlı hatıralar ise ne kadar zaman da geçse unutulmuyor, eskimiyor. Zaman cam gibi şeffaftır ama katlandıkça, kalınlaştıkça kalın bir duvara dönüşür. Güzellikler ve iyilikler ışık gibidir, zaman denilen o cam, kalın da olsa o ışığın görünmesine engel olamıyor. Fakat sıkıntı ve çileler kesiftir, ışıksızdır, onlar görünmez duruma gelebiliyorlar. Onun içindir ki sıkıntılar zamanla unutulur ama güzel hatıralar unutulmaz. Hatta bir süre birbirlerine darılan, birbirlerine kötülük eden insanlar bile, yıllar sonra o nahoş halleri unutmak, görmezden gelmek isterler.Derin bir pişmanlık hissederler. Çünkü zaman, o olumsuz vaziyetleri önemsizleştirir. Ancak makbul ve değerli olan şudur ki, zamanın önemsizleştirmesine bırakmadan özgür iradeyle kötülükleri yok etmek, iyilikte karar kılmaktır.

İnsanın güzel anıları unutmaması, sürekli özlemle yâd etmesi gösteriyor ki, insanı yaratan da hiçbir şeyi unutmaz, zayi etmez ve yok etmez. İnsandaki bu cüz’i duygu, külli olarak Cenab-ı Hak’ta bulunmaktadır. Birçok şeyi unutmayan küçücük insan hafızası, her şeyi kapsayan küllî bir Levh-i Mahfuz’a işaret eder.

Kâinatta süregelen fanilik ve değişim kanunu bizim gücümüz ve irademiz dışında bizi yaratan güç tarafından uygulanıyor. Bu dünyada tadımlık olarak verdiği güzellikleri, fanilere daha fazla dalmayalım diye en tatlı noktasında elimizden alıyor. Bu nedenle O’na güvenip teslim olmaktan başka çare yoktur.

Kul iyiliklere odaklanıp onları ön plana çıkarınca, Yüce Yaratıcı da onun kötülüklerini örter, iyiliğe tebdil eder. Kur’an’ında bunu böyle ilan etmiştir.

Nihayet bu hüzünlü düşüncelerin sonucunda bir ümit ışığı bulup oradan ayrıldım.