MİSKİN

22 / 09 / 2017

İnsan, toplumsal bir varlık olarak yaratılmış ve bunun gereği olarak toplum halinde yaşamak zorundadır. Toplumu oluşturan fertlerin birbirlerine karşı haklarını gözetmeleri, bunun için de sevgi ve saygıya dayalı bir düzen oluşturmaları gerekir. İşte bu düzene “medeniyet” denir.

Medeni olmayan bir topluluk toplum olmaz ve fertlere hiçbir huzur getirmez. Medeniyet, sevgi ve saygı ölçüleri içinde birbirlerinin haklarını gözetmek, ihtiyaçlarını karşılamak ve birbirlerine tahammül etmek şeklinde açıklanabilen bir toplum düzenidir. İnsan medenilik ölçüleriyle tasarlanmıştır. Ünlü Müslüman mütefekkir İbn-i Haldun,  “İnsan tabiatıyla medenidir” diyerek bu gerçeği özetlemiştir.

Toplumda fakir ve zengin denilen iki temel unsur bulunmaktadır. Bu iki unsur arasındaki karşılıklı saygı ve kabullenme toplumun huzurunu temin eder. Bunların anlaşmazlığı durumunda, çeşitli huzursuzluklar ve sonucunda da anarşi ortaya çıkar. Yoksullara yardım mahiyetindeki zekâtı, dinin şartı kabul eden İslam, bu sayede toplum huzurunu en güzel şekilde temin etmiş ve asırlarca tüm dünyaya göstermiştir.

Kur’an-ı Kerim, “başkasını düşünmek” temeline dayalı bir toplum düzeni oluşturmuştur. Bu nedenle fakir ve miskine yardım etmeyi sıkça emrediyor, zekâtı vermeyenleri, yardım etmekten kaçınanları acıklı bir azapla tehdit ediyor.

Kur’an-ı Kerim yoksulları ifade etmek için “fakir” ve “miskin” şeklinde iki kavram kullanır. Kimisi bu iki kavramın aynı anlama geldiğini söylese de zekâtın verileceği kimseleri açıklayan ayette ayrı anlamları olduğu izlenimi vermektedir. Söz konusu ayette şöyle buyrulmuştur: “Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, miskinler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe,60) Zekâta hakkı olan sekiz sınıf içinde fakir ve miskinlerin ayrı ayrı zikredilmesi bu iki kavramın farklı olduğuna işaret eder.

Hanefi Mezhebine göre: fakir geçim sıkıntısı içinde olan kimselerdir. Yani belli bir miktar kazançları vardır ama ihtiyaçlarını karşılamaya yetmemektedir. Miskin ise, sakin, durgun olan anlamında olup hiçbir şeyi olmayan, hiçbir kazancı bulunmayan tamamen ortada kalan kimselerdir. Kelimenin kök anlamı buna işaret eder.

Şafiî Mezhebi ise tam aksini söylemiştir: Fakir hiçbir kazancı olmayan; Miskin ise, ihtiyaçlarını karşılayamayan kimsedir. Buna göre miskin kimsenin belli bir mesleği, kazancı var ama yine de muhtaç durumdadır. Şafii Mezhebi, bu görüşlerine bazı deliller getirmişlerdir. İki tanesini verelim:

1-Yukarıda mealini verdiğimiz ayette zekâtın verilmesi gerekenler açıklanırken ilk sırada “fakirler” ikinci sırada da “miskinler” zikredilmiştir. Bu da gösterir ki, zekâta öncelikli olarak fakirler hak sahibidir, miskinler ikinci sırada gelmektedir.

2-Musa (AS) ve Hızır (AS)’ın kıssasında, bindikleri gemiyi Hızır’ın delmiş sonra bunun gerekçesini Musa (AS)’a anlatırken geminin miskinlere ait olduğunu açıklamıştır.“O gemi, denizde çalışan miskinlere ait idi. Gemiyi kusurlu bir hale getirmek istedim, çünkü onların ötesinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı.” (Kehf,79) Ayette, geminin sahiplerinin miskinler olduğu belirtilmiştir. Demek ki, miskin gemi sahibi dahi olabilen kimselerdir. Bu itibarla miskin fakirden daha varlıklı durumdadır.

Toplumda bu iki tür yoksul sınıfın bulunduğu açıktır. Muhtaç durumda oldukları halde açıklanmaktan çekinen, ihtiyaçlarını gizleyen “gururlu” tabir edilen yoksullar bulunmaktadır. İşte bunlar miskin kavramıyla zikredilmiştir. Peygamber (ASV): "miskin, bir iki hurma veya bir-iki lokma ile geri çevrilen dilenci değildir. Asıl miskin, insanlardan bir şey istemeyen ve onlar tarafından hali bilinmediği için kendisine bir şey verilmeyen kimsedir." buyurarak miskinin bu özelliğine dikkat çekmiştir.(Buhari, Zekât,53; Ebu Davud, Zekât:24)