RAMAZAN VE ŞÜKÜR

22 / 05 / 2018


Teşekkür ve şükür aynı kökten gelen ve iyiliklere karşı mukabelede minnettarlık ifadesi olarak kullanılan iki kavramdır. Ancak “teşekkür” genellikle insan için, “şükür” ise yaratıcı için kullanılır. Teşekkür, beş harfli bir fiil türü olan tefe’ül babındandır. Bu babın özelliği, fiillere “zorlama” anlamı kazandırmasıdır. Bu itibarla teşekkür, gerçekçi olmayan zorlama bir şükür anlamında insanlar için söylenegelmiştir. Allah için “teşekkür” kelimesinin kullanılmamasının bir nedeni de budur.  

Kendi hemcinslerine teşekkür etmek ve Rabbine şükretmek insana mahsustur. Gördüğü iyilikten dolayı teşekkür eden yegâne varlık insandır. Diğer canlılarda da şükür sayılan mutlak itaat vardır ama bilinçli değildir. Doğaları gereği bilinçsizce gerçekleşir. Ama insanın, Rabbine şükretmesi bilinçlidir.

Şükür de, teşekkür de iki çeşittir. Birisi: Çevre baskısından ya da geleneksel bir alışkanlıktan dolayı yapılır. Kişi içten olmayarak kendini bu teşekküre mecbur hissetmesiyle gerçekleşir. Adet yerini bulsun tarzındadır. İnsani ilişkilerde ve yapmacıklığı anlaşıldığı takdirde bu teşekkür türü sorun olabilir ama uhrevi açıdan bir sorun taşımayabilir.

İnsana sayılamayacak kadar nimetler bahşeden ve kalpten geçenleri bilen, kendisinden hiç bir şey gizlenemeyen yaratıcıya karşı geleneksel ve yapmacık tarzında şükür elbette uhrevi hayat açısından büyük bir sorundur. Çünkü bu gerçek bir şükür değil, sahtedir; hiç yapılmamış hükmünde olmakla birlikte büyük bir nankörlük ve saygısızlıktır.

İkinci şükür çeşidi hakiki ve samimi şükürdür. Rabbinin izzetini, iltifat ve ikramını anlayıp gerçekçi bir tarzda şükretmektir. Allah’ın insandan istediği şükür budur.

İnsanın Rabbine karşı yükümlü olduğu gerçekçi şükrü eda etmeyip sahtekârlığa kaçması, yapmacık ya da geleneksel bir şükre girmesi ve yahut şükrü tamamen terk etmesi, Rabbinin bağışladığı nimetlerin değerini ve kendisinin onlara muhtaç olma durumunu kavrayamamasından kaynaklanır. Yani nimetin değerini takdir etmez ve o nimetlerin ne büyük ihtiyaç olduklarını kavramaz. Bunun da sebebi, nimetlerdeki ilahi ilgi ve iltifatı düşünmeyip, ilahi iyilikleri “doğal zorunluluk” olarak görmesidir. Nimetlerin herkese aksatılmadan verilmesi, bolca verilmesi hatta yağdırılması, zamanla insan zihninde ülfet, (alışmışlık) meydana getirmesi, şeytanın da yönlendirmesiyle insanın nimetlere bakışını değiştirir ve “bunlar –hâşâ- ilahi lütuf değil, doğanın zorunlu halleridir” düşüncesine götürür.

Ramazan orucu işte bu noktada kurtarıcıdır. Nimetlerin ne kadar kıymetli olduğunu ve insanın o nimetler ne kadar muhtaç olduğunu insana hissettirir. Nimetlerin insan için vazgeçilmez olduğunu kavratır. Akşama yakın iftar vaktinde açlığın doruğa ulaşmasıyla gerçekleşen iştah, bir parça kuru ekmeğin bile aslında ne kadar kıymetli olduğunu gözler önüne serer.

İnsanın yeme içme gibi zorunlu alışkanlıklarında dahi Rabbinin iradesine tabi olduğunu ehl-i imana hissettirir. Çünkü Ramazan ayı boyunca yalnız O’nun emriyle yeme içme kesilir ve yalnız O’nun emriyle yeme içmeye-başlanır. Öyleyse insan bu zorunlu alışkanlıklarında bile kendine malik değildir.

Ramazan orucu insana hakiki bir şükrün anahtarını kazandırıyor. Çünkü alışkanlık perdesini yırtarak, nimetlerin paha biçilmez ölçüde ne kadar kıymetli olduğunu ve bu nimetlere olan müthiş muhtaçlık halini insana yaşatır. Böylece Allah’ın iltifatı anlaşılır ve insanın idrakine yerleşir. Bundan dolayı da gerçekçi ve içten bir şükür eda etmeye koyulur.