HAKİKATİN ÖYKÜSÜ (2)

18 / 12 / 2017

[Rehber’in Son Sözleri ve İkiye Bölünen Yolcular]

Bir gün Kafilenin ileri gelenleri, gittikçe büyüyen sorunlarını tartışmaya başladılar. İçlerinden sağduyu sahibi birisi dedi ki: “Hatırlayınız, o eski günlerimizi. Dağlarda,  dikenli patikalarda kum fırtınaları içinde kaybolup şaşkın kaldığımız günleri unutmayınız.  Bize yol gösteren adamın neler söylediğini düşünün.  O adamın dediğine göre ister istemez buradan ayrılmak zorunda kalacağız. Muhtemelen ayrılık günleri yaklaşıyor. Çünkü bu güzel vahada yaşamak artık bize sıkıntı vermeye başladı. Ancak buradan ayrıldıktan sonra, eğer memleket sahibini tanımaz ve onun kurallarına göre hareket etmezsek, bu vahada elde ettiklerimizi bile bir daha bulamayabiliriz. Hatta çok daha kötü durumlara düşebiliriz. Öyleyse aklımızı başımıza toplayalım ve bu memleketin sahibini tanımaya çalışalım.” 

 Bu görüşlere karşı çıkanlar oldu. Tartışmalar büyüdü. Her kafadan bir ses çıkamaya başladı. Gençler ve çocuk tabiatlı yaşlıların bir kısmı büyüklerin sözlerini ve uyarılarını dinlemek istemediler. “Sizi artık dinlemek istemiyoruz. Konuştuklarınız tamamen akıl dışı şeylerden ibarettir. Bu vahadan başka, hayatın sürebileceği başka bir yer yoktur” diyerek isyan ettiler.

Kafilenin ileri gelenlerinin toplantısı henüz devam ederken Rehber adam çıka geldi. Selamdan sonra onlara:

 “Sizisorunlu ve üzgün görüyorum. Bir derdiniz mi var?dedi.

Adamlar “Evet efendim, hem de çok... Dertler, sorunlar gittikçe artıyor.  Bu topraklar eskisi gibi bize lezzet vermiyor. Güzellikler ve tatsızlıklar hep iç içe. Bir üzüm yemek bile bazen bize çok pahalıya mal olabiliyor.  Üstelik acı meyveler de var. Bunları yediğimiz zaman karın ağrısı çekerek hastalanıyoruz. Bu da zevklerimizin kederlere dönüşmesine yol açıyor. Bazılarımız bu sevimsiz acılara dayanmayarak kendilerine zarar verdiler. Doğrusu ne yapacağımızı bilemez durumdayız. Gençlerimiz ve çocuk hükmündeki yaşlılarımız bizi dinlemiyorlar.” dediler. Onları pür dikkat dinleyen Rehber adam şöyle dedi:

  “Ben daha önce bu vahanın yolunu size gösterirken bazı uyarılarda da bulunmuştum. Anladığım kadarıyla bu beldenin sahibiyle tanışmadığınız gibi bunca zamandır ismini bile öğrenemediniz. Bu sizin için hem büyük bir ayıp hem de büyük bir noksanlıktır. Oysa sizler buraya gönderildiğiniz gibi, buradan çok daha güzel, acısı, kederi ve üzüntüleri olmayan bir dünyaya gönderileceksiniz.  Orada, sizleri bekleyen çok güzel, mutlu ve sonsuz bir hayatınız olabilir. Ancak oradaki nimetlerden ve güzelliklerden istifade edebilmek için bu beldenin ve tüm beldelerin gerçek sahibi olan yaratıcınızı tanımak ve ona sığınmak gerekir. Aksi takdirde güzellikleri göremeyeceğiniz gibi, sonu gelmeyen sıkıntılara da duçar olacaksınız.

Rehberin sözlerini duyan gençler ve aklı kemale ermeyen çocuk hükmündeki bazı yaşlılar ve orta yaşlı insanlar hep bir ağızdan: “Yaa, öyle mi? Nerdeymiş senin o dediğin güzel ve ebedî yer? Şu dağların ardında mı? Beldelerin gerçek sahibi kimmiş, Yoksa sen misin?  Buraların sahibi de, maliki de biziz. Sana inanmamızı mı bekliyorsun? Biz yerimizden memnunuz.”  diyerek onu alaya aldılar ve onu rahatsız edici kaba sözler söylemeye başladılar.  Adam şöyle dedi:

  “Beyler, daha önce sizi susuz ve kurak bir kumsalda bulup bu güzel beldenin yolunu size göstermemiş miydim? O zaman da bana inanmamıştınız. “Bu yol böyle anlattığın gibi güzel bir bahçeye çıkmazdemiştiniz. Ancak sizler 60–70 yıldır bu beldede yaşıyorsunuz. Burası o ebedi yurt için bir bekleme salonu hükmündedir. Sakın gaflete dalıp buranın ebedi olduğuna inanmayınız.  Sizler her gün istirahat amacıyla uykuya dalıp tekrar uyanıyorsunuz.  Ama bir gün çok derin bir uykuya dalacak ve uyandırıldığınızda gözlerinizi bu vahada değil, başka bir âlemde açacaksınız. Görüyorsunuz ki,  buraya gelen mutlaka gidiyor, fakat giden bir daha geri gelmiyor.  Bunun anlamı şudur: Ya gidenler halinden çok memnun ki, buraya bir daha gelmek istemiyorlar; ya da, cezalı oldukları için gittikleri yerde tutuklanmışlardır. Bu vahayı size gösterirken doğru söylediğimi ve asla hilaf-ı hakikat söz söylemediğimi gördünüz ve anladınız. Şimdi ben sizlere “şu dağların arkasında, buradan daha güzel, aynı zamanda sonsuz bir yurt vardır, gitmeye hazırlanınız”  dediğim zaman neden inanmıyorsunuz? İnanmamakla hem kendinize, hem de sizden sonra gelecek çocuklarınıza yazık edersiniz.”

  Sonuçta o Rehber adamı dinleyen insanlar, “sadece gözümle gördüğüm şeye inanırım” diyenlerle, “gerçekler sadece gözlerimizle gördüklerimizden ibaret değildir” diyenler olmak üzere iki kısma ayrıldılar. Her iki grup da hakikatleri aradığını söylüyordu. Ancak derin uykudan sonraki hayatın hesabını yapanlar, hep daha mutlu ve hakikatli yaşadılar. Hesapsız ve endişesiz yaşayanlar ise, derin uykuya dalınca her şeylerini kaybettiklerini ve bir daha uyandırılmayacaklarını sanarak korku ve dehşet içinde yattılar. Kuşkusuz uyanışları da yatışları gibi onlara mutluluk değil dehşet verecektir.

Afiyette Kalın