HASTANEDE YEMEK…

22 / 05 / 2017

Hastane, “Hasta” ve “hane” kelimelerinden oluşan “Hastahane” kelimesinin Türkçe imla kaideleri doğrultusunda değişmiş şeklidir. Hastaların evi veya hasta yeri anlamına geldiğini herkes bilir. Zaten hastaneye gitmek isteyen herkes de hastadır veya hasta yakınıdır. Dolayısıyla hiç kimse hastaneye “piknik” yapmak amacıyla gitmez. Gitmişken piknik yapma isteği oluşmuşsa da bu isteğini ertelemek zorunda olduğunu bilmelidir..

Her yerin kendine has, özellikleri ve misyonu doğrultusunda gelişen kuralları vardır. İnsan sağlığı gibi önemli bir konuda hizmet veren hastanelerde herkesin görebileceği şekilde iri punto harflerle de yazılmış ve asılmış “herkesin uyması gereken kurallar” yer alır. Bunların başında da “hastaneye dışarıdan yiyecek getirmek yasaktır” şeklindeki kuraldır. Çoğu zaman insanların bu kuralları hiçe sayarak kendi sıhhatlerini hiçe saydıkları görülür. Oysa bütün kurallarda olduğu gibi bu tür kurallarda insanların yaşam kalitesini yükseltmek içindir. Kişi sağlığı bozulmuş ve yolunda gitmeyen bir durum olduğundan dolayı hastaneye gider. Doktor da bu durumdan dolayı yani sağlığını korumak ve düzeltmek amacıyla Daha açık bir ifade ile hasta olan insanların eski sağlığına kavuşturulması için hastalığına uygun bir diyet belirler. Hastaneye yiyecek sokma yasağı ile ilgili kural bundan dolayı konulur ve iri harflerle de görülebilecek her yere yazılır.

 Hastane yemeği olarak adlandırılan hastalara özel yapılmış yemekler genellikle hasta yakınları tarafından yadırganır ve yedirilmez. Hasta olan kişi, zaten içinde bulunduğu durumun ve mekânın sıkıntısı ile ön yargıları üst seviyeye çıkmış bir durumdadır. Refakatçisinin ve ziyarete gelenlerinin de sürekli yemeği yerecek türden ifadeler sarf etmesi hastanın yemeğe karşı ilgisini etkiler. Bu durumda hasta yakınları dışarıdan yemek getirme yarışına girerler. Sorun da burada zaten.  Hastane girişinde asılmış kuralların en başında yer alan “yiyecek getirmek yasaktır” ibaresine inat her türlü yiyecek getirilmeye çalışılır. Bu durumda Güvenlik görevlileri ile sert tartışmaların yaşanmasına bile şahit olunur. Sonra gizli saklı bir şekilde alınan sağlıksız gıdalar (dürüm vb)hasta odasına kadar getirilir ve hastaya ikram edilir. İçeriye nasıl bir gizlilik ve ustalıkla sokulduğu da bir kahraman edası ile anlatılır. Tabi ki hasta yakınları da bu durumda dürüm getiren ziyaretçiye karşı büyük bir saygı ve minnet duymaktadır. Oysa inanılmalıdır ki eğer dürüm yemek hasta için fayda verici olsaydı dışarıdan alınmasına gerek kalmadan hastane temin eder ve hastaya yedirirdi. Hasta yakınları veya ziyaretçilerin hastalara yapmak istedikleri “ikramlar” ve bu yöne iyilik yapma düşüncesi aslında hastalara bir eziyete dönüşür. Hasta kişinin sağlığını düzeltmek amacıyla uygulanan yanlış beslenme veya dengesiz beslenme, çeşitli sıkıntılara ve hastalığın ilerlemesine, tedavi sürecinin uzamasına sebep olabilir. Hastalık durumunda tedavi için bazı besinlere veya yemeklerin pişirme usullerine sınırlama getirilebilir. Her insan hayatının bir döneminde mutlaka diyet yapmak zorunda kalabilir. Hastalara yapılacak en büyük iyiliklerin başında, doktorun direktiflerini ve önerdiğidiyet listelerini aynen uygulamaktır

Hastaların kendisi de içerisinde bulunduğu durumun sıkıntısı ve ruh hali ile tahammülsüzlük gösterirler. Belirlenen diyet listelerinden dolayı sürekli doktorları suçlayıcı bir tavır içine girerler. Bu süreçte hasta yakınları da duygusal bir tutum içinde olunca hastanede ciddi yiyecek sorunları yaşanır. Hasta yakınları, hastanın içinde bulunduğu durumun Cenab-ı Allah’a olan aşklarını ve bağlılıklarını gösterebilecekleri bir vesile olabildiğini her tür hastalığın da, şifanın da Allah’tan geldiğini unutmayarak O’ndan gelen her şeye razı olmak gerektiğini ve bu sebeple de hastalık dönemine sabrederek ve şükrederek mükâfat fırsatına dönüştürebilecekleri yönünde bilgilendirmeleri gerekir. Bu konuda Bediüzzaman hazretlerine kulak verelim:

Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval (yok olma) ve firakta (ayrılıkta) yuvarlanması şahittir. Hem insan, zîhayatın ( hayat sahibi) en mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini, belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belâları düşünmek vasıtasıyla, hayvana nisbeten en ednâ (aşağı) bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safâ ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm (büyük) bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî, daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.(Hastalar Risalesi)

Afiyette kalın