Eksik Kıssa

25 / 03 / 2017

Masmavi bir gökyüzü içinde çok dikkat edilince anca görülebilecek cılız, rahatsız edici bir vızıltı dolaşıyordu. Küçüklüğünün ve rahatsız ediciliğinin farkında olmasa gerek en büyük ve onure edilmişe has bir özgüvenle, hükmedercesine gökyüzünün kendisine ayrılmış minnacık güzergâhında küstahça kanat çırpıyordu. Ne güçlü rüzgârın kendisini bir anda alaşağı edebileceği aklındaydı ne de güneşin bir anda kedisini kül edebileceği. Ya bilmiyordu ya da kastediyordu.

Bizim ince uzun bacaklı sivrisinek dağ taş dere tepe aşmış. Ne üstünde uçtuğu dağlara ne fillere ne ağaçlara tenezzül edip bakmamış. Ama kendisi ne kadar güçlü olduğunu düşünse de kanatları onu dinlememiş ve yorulmuşlar. Tam o sırada yeryüzünde kocaman bir deryanın ortasında büyükçe bir kütük gözlerine ilişmiş. Gelmiş ve mağrurca o kütüğün üstüne konmuş. Şöyle bir etrafına bakmış koca deryada sadece kendisi ve onun sefinesi var. Kanatlarını açmış ve var gücüyle bağırmış ‘’ ben bu deryanın kaptanıyım’’ ikinci kez söylemeye kalmadan bir fırtına karşılık vermiş onun kaptanlığına. Kaptanın gemisi ve kaptanlığı alaşağı olmuş. Gark olmuş kendi deryasında boğulmuş.

Onu alaşağı eden neydi? Gemisinin rüzgâra karşı dayanıklı olmayışı mıydı, yoksa hazırlıksız yakalanmış olması mıydı veya gururu muydu? Belki bu denli mağrur olmasa kaptanlığını ilan ettiği deryanın yanı başında sıcaktan bunalan eşeğin hırçın nefesini duyacak ve kendisini alaşağı etmeden uçacaktı. Veya bu denli mağrur olmasa gemisinin, nefesiyle kendisini gark eden eşeğin daha demin bevlettiği yere uçmuş bir saman çubuğu olduğunu anlayacaktı. Ama anlamadı ve kendisinin kendisine verdiği krallık içinde boğuldu ve gitti.

Hayatın garipliğini tanımlamaya çalışan milyonlarca yazıdan, düşünceden bir tanesi de bu oluversin. Sivrisinek de kıssadan hisse olmaya yabancı değil ya hani. Tarihte veya bazılarının mitoloji dedikleri, zamanın kendisinden sonra gelecek zamanlara çok şey bırakacağı bir zamanında, kendi zamanının ve bütün zamanların yaratıcısı ve sahibi olduğunu söyleyen paranoyak ve güç sarhoşu bir adamın ilahi gücünün elinden alındığı zaman da oradaydı. Ve yarım hayatıyla şöyle diyordu: ‘’ sen kendini ilah ta sansan senin ilahlığın, gücünün, takatinin yettiği yere kadardır. Bu gün ben senin gücünün ve takatinin yettiği yeri göstermeye geldim. Senin ululuğun benim eksik ayaklarıma kadardır…’’ çağlar öncesinden söylediği şeyler sanki dün söylenmiş gibi kulaklarımızda yankılanırken, bugün de çağlar sonrasında kulaklarda yankılanacak yeni bir kıssada eski şeyler söylüyor.

Mesela diyor ki: ‘ ’ben senin;  zamanın hafif bir esintisinde hiç olmamış gibi bir anda bitebilecek kadar küçücük olduğun halde onun içinde ona rağmen yaşıyormuşsun gibi mağrur oluşunu, başkasının lütuf ve artığında kraliyet ilan edişini ve onun bir can sıkılışında alaşağı oluverebileceğini, büyük ve sorgusuz bir senaryoda sadece bir nokta veya bir harf olduğunu söylemeye geldim. ’’

Kıssadan hisse bildirmeye alışık bu rahatsız edici vızıltı söylediğini söyledi ve geriye bir şeyler bırakarak gitti. Kimisi bıraktığı şeylerden, başkasının lütfettiği koltuğun onun saman çöpü olduğunu anlar, kimisi ilah olmamayı, kimisi de ilah olmayı anlar.

Her şey zamanın karşısında yarım bir sivrisinek kadar güçlüyken ve gücümüz zamanın hayatımıza verdiği pay kadarken, kalemi sakallarında dolaştıran zor bir senaristin oyuncusuyken diken üstünde olmak düşer bizlere.

Her kes hissesini alır deryasından. Bu benim hissem…