Bir ikindi vaktiydi. Dışarıda pırıl pırıl tertemiz bir hava vardı. Gökyüzü mavinin bütün tonlarını içine almış yine muhteşem görünüyordu. Bu manzara önce insanın gözlerine, ardından yüreğine bir sükûnet ve dinginlik veriyordu. Xazal günün bu saatini çok seviyordu. Mutfağın penceresini açıp dışarıyı seyrederken bir taraftan da akşama ne yemek yapsam diye düşünüyordu. Derken yemeğini yapıp ocakta demlemeye bırakarak, henüz gök, mavi elbisesini indirip kızılı giymeden, çocukları alıp evlerine yakın olan parka götürmüştü. Her zaman ki gibi gidip o kayanın dibine oturmuştu.

         Etrafa bakınırken gözleri parkın girişinde mısır satan seyyar satıcıya takılmıştı. Kimdi bu adam. Bazen çöpçü kılığında, bazen dilenci ve bazen de balon satıcısıydı. Fakat tuhaf olan bu adam gölge gibi hep peşindeydi. Her dışarı çıktığında sokağın başında, onu gözden kayboluncaya kadar izleyen bu adam ne istiyordu ondan.  Ve onu her gördüğünde neden içinde fırtınalar kopmaya başlıyor, kalbi yerinden fırlayacakmış gibi oluyordu. Xazal kocasını o talihsiz kazada kaybettiğinden beri, bu adamı bu civarda görmeye başlamıştı. Ne zaman ki evden dışarıya adımını atsa bir gölge gibi peşindeydi.  İşte yine oradaydı, sokağın başında, yere çömelmiş eli yanağında, büzülmüş onu gözlüyordu. Xazal’ın kalbi yine şiddetle atmaya başlamıştı.

          Xazal gözlerini kısıp arkasına yaslanırken, gözleri uzaklara dalıp dalıp gidiyordu. Bugün içinde tuhaf hisler dolaşıyordu. Hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmiş Ali ile geçirdiği günleri düşünmeye başlamıştı. Aradan yirmi yıl gibi uzun bir zaman geçmiş olsa da, Ali’yle vedalaştığı günü hatırladı. Şimdi o da Ali’nin o günkü hali gibi sırtını kayaya dayamış, onun gibi güçsüz, onun gibi tükenmiş ve parçalanmış bir halde yere çömelmişti. Ali’nin o günkü halini,  kendisinden ve ailesinden acı acı yakınmalarını duyuyor gibiydi: ‘’Hayatın hiç acıması yok, acı daima zayıf olanları atıveriyor, itiveriyor, yuvarlayıveriyor ve en sonunda da öldürüveriyor.” diyordu. Onun konuşmalarını hatırladıkça tıpkı o günkü gibi dişleri dudaklarına gömülüyor, içini tarifsiz bir acı kaplıyor, kalbinde derin bir sızı duyuyordu. Ali’nin ara ara öfkeden dişlerinin çatırtısını işitir gibi oluyordu. Onun yüreğinde Kerbelalar oluşturan çaresiz duruşunu, saklamaya çalışsa da sanki kendi gözlerinden akan gözyaşlarını hatırlıyordu.

           Ali Xazal’a annesinden bahsederdi. “Annesinin her gün gözlerinin önünde eridiğini, kendi kendisiyle konuştuğunu, bazen durduk yere göğsünü yumruklayarak sesli ağladığını ve ‘tüm emeklerim boşa gitti’ deyip durduğunu; bazen de hayatla dalga geçer gibi sesli güldüğünü anlatırdı. Bu durum ona çok acı verirdi. Bunun için babasını suçlardı. Babası geçim sıkıntısından Ali henüz beş yaşında iken Avrupa’ya çalışmaya gitmiş, yedi yıl boyunca kendisinden haber alınamamış. Ali on iki yaşında iken iki çocuğuyla çıkagelmiş. Ali annesinin babasına hiçbir şey söylemeden öylece baktığını ve sustuğunu ve ondan sonra da aklını yitirdiğini anlatmıştı. ‘Oysaki benim annem hayatın tüm olumsuzluklarına rağmen inadına yaşam mücadelesini vermiş, benim için hayatından vazgeçip acının, yoksulluğun alasını yaşamış, kendi içinde gözyaşlarına boğulmuş, fakat tüm bu çilelere ve kederlere “kader” diye sabretmiş bir kadındı.’ demişti.

Ali Xazal’a ‘’Aslında annemin aklını oynattığını çok sonraları öğrendim. Bunu hak etmeyen hali beni yavaş yavaş öldürüyordu. Sen hiç buz gibi bir soğuğun içini kapladığını hissetin mi? Ya bu soğuk hava değil babanın ihanetiyse… Bizi parasız pulsuz, bu sefil hayatın içinde tek başımıza bırakan babam, eve karısı ve çocuklarıyla geldiği o günden beri yüreğim üşüyor. Yüzümdeki bu soğuk ifade belki de bu yaşıma kadar baba şefkatinden, sevgisinden mahrum kalmamdandır. Fakat ne zaman ki seninle tanıştım dünyam değişti… Bana olan sevgini bakışlarınla yansıtıyorsun, gözlerin birçok şeyi ifade ediyor ve ben bunu hissediyorum, tıpkı hayatımızı besleyen güneş gibi yaşama sevincimi besliyorsun. Hayat acımazsız olsa da gözümde anlam kazandı. Fakat babanın işlediği bir suçtan dolayı, köyden büyük şehre göç ediyorsunuz ve bu hiç adil değil… İstanbul büyük şehir, insanları yutan şehir. Elden ne gelir. Defalarca seni babandan istettirdim ama nafile.  Kimsesize verecek kızım yok deyip gidenleri hep geri çevirdi. Ben sana olan aşkımı içime gömüp, içimde yaşayacağım, belki de dağa, taşa, rüzgâra ve suya anlatırım. Ne olur beni unutma, ben ne yapar eder gelir seni bulurum… Belki bir dilenci kılığında, belki bir deli kılığında, belki de bir seyyar satıcı kılığında ansızın çıkarım’’ demişti.

          Xazal parkın yanından geçen seyyar satıcının gür sesiyle ürperdi, hayali bölündü, yeniden gerçeğe döndü. Gökyüzüne göz ucuyla baktı. Gök kızıl elbisesini daha giyinmemişti… Seyyar satıcı kendisine doğru geliyordu. Kuşlar cıvıldaşıyor, çocuklar gülüşüyordu. Bitkiler sanki yeni bir baharı müjdeliyordu. İçinde müthiş bir ferahlıkla ayağa kalktı, seyyar satıcıya doğru yöneldi…

                                                                                                                    Aysel ÖZDEMİR

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner6