İslamcılar Nasıl Yozlaştı ( 2015-12-16/ 11:04:06)

İslamcılığın esasında Allah merkezli değil insan merkezli bir ideoloji olduğunu fark ettim. . İslamcılar ideolojik demogojiyle bu dünyada işleri yürütebileceklerini, üstelik öbür dünyada cennete gideceklerini sanıyorlar. Hak yiyorlar. Adam kayırıyorlar. Yalan söylüyorlar. Gene de kendilerini ne suçlu, ne hatalı ne de günahkar hissediyorlar. İslamcılık için İslam’ı bile feda ediyorlar. Artık iktidara, yani muktedire hizmet bir anlamda İslam’a hizmet olarak görülüyor. Bundan daha acıklı, daha utanç verici, daha budalaca, daha sakil, daha çılgınca ne olabilir? İslamcılık şatafatlı bir iktidarla beraber ağır bir mağlubiyet yaşıyor…

Dünya yolsuzluk endeksinde en az yolsuzluk yapan ilk 55 ülke arasında tek bir tane Müslüman ülke yok! Diğer taraftan din adına sınav soruları çalındı. Yolsuzluk yapıldı. İnsanların hayatı karartıldı. Hatta cinayetler işlendi. Kadınlar aşağılandı; toplum içinde gülmelerinin, hatta bir işte çalışmalarının büyük günah olduğu söylendi. Din ve dindarlık çatışmanın, ayrışmanın odağı haline geldi. Din adına adam kayırma aldı başını gitti. Garip bir biçimde insanların dindarlığı artıkça, işlediği kabahatler de o oranda yükseldi. Dünyada “Gerçek Müslümanlık Bunlarınki” diyebileceğimiz tek bir grup, cemaat, yapı yok…

 “20-30 yıl İslamcılık davası içinde bulundum. Son yaşadıklarımızdan sonra artık inancımı kaybettim diyenler var” diyenler var. Tüm bu kırılmaları, dağılmaları, umutsuzlukları görmezden mi geleceğiz? Kanaat önderleri niçin bu dehşetengiz tabloya kafa yormuyor? İktidardan bağımsız, olup bitene sıhhatli açıklamalar getirecek, insanları içine düştükleri umutsuzluktan kurtaracak sözü olan hiç kimse kalmadı mı? 100 yıllık İslamcılık davası resmen çöktü. Çıkıp iki kelime etmiyorlar. Böyle bir vurdumduymazlık olabilir mi?

Dindarlık bir “parola”ya dönüştü. O parola sayesinde ele geçirdikleri imkanlarla senin çocuklarının hakkını gasp edip bu imkanları senin aleyhine kullandılar. “Sana ve dine hizmet etmek için varız” diyerek sınav sorularını çaldılar. O parolaya uyanları polis yaptılar. Savcı yaptılar. Öğretmen yaptılar. Hakim yaptılar.  Bütün bunları yaparken senin de Müslüman ve bu ülkenin bir evladı olduğunu görmezden geldiler. Senden topladıkları parayla lüks ve şatafat içinde dindarlık sürerken sana, gerçek dindarlığın “bir lokma bir hırka” olduğunu öğütlediler. 

Cemaatler, dini gruplar; para geldiğinde kaynağını tek bir gün sorgulamadılar. Dindarlık görüntüsü altında organize olan cemaatlerle, tarikatlarla ilgili çok fazla benzer olay var. İçlerinde “temiz, gerçekten dine hizmet etti” diyebileceğimiz cemaatler yok denecek kadar az. Dindarlar arasında yardım toplama işleri zaman içinde başka bir hal aldı. Artık “filan işi yapacağız bunun için para gerek” sözleri etki etmiyordu. Bundan dolayı her cemaat kendi yardım kuruluşunu kurdu. Çünkü yoksuzlarla yardım yapmak için para toplamak daha kolaydı. Para, para, para… Sürekli para istiyor, paraları yığıyor ve parayla sevabı, inancı, dindarlığı ölçüyorlardı. İslam hizmet etmek diye bir vazife bulmuşlardı. Bundan dolayı, gelen yardımları istedikleri gibi kullanmayı kendilerinde hak görüyorlardı. Mesela Deniz Feneri, Kanal 7 ‘yi finanse etsin diye kurulmuştu. Kimse Yok Mu Derneği Gülen Cemaatini finanse etmek için kurulmuştu. (Levent GÜLTEKİN, Şatafatlı Mağlubiyet, İslamcıların İktidarla İmtihanı, doğan Kitap, 7. Baskı) 

 

Dürüstçe itiraf etmek gerekirse bu satırları ilk okuyunca kelimenin en yalın anlamıyla utandım. Evet sadece utandım. Yazar hakkında doğru veya yanlış bir sürü şey söylenebilir televizyondaki bazı konuşmalarını dinleyince ilk başlarda bana da hiç de sevimli gelmemişti. Ama bu durum yukarıda dediklerinin yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Sevelim veya sevmeyelim kitap, bizim gibi gözlerini İslami bir gelenek içerisinde hayata açmış olan insanların yüzüne tutulmuş parlak bir yana gibi. Bu aynaya bakınca sadece kendi halimi gördüm. Daha doğrusu perişan olan hali pür melalimi. İfadeler o kadar çıplak, tasannudan uzak ve kirli libaslarından soyunmuş ki ilk bakışta insana gerçek dışı gibi geliyor. İnanası gelmiyor insanın. Çünkü anlatılan gerçekler zamanla hayatımızın öylesine kopmaz bir parçası haline gelmiş ki birdenbire onları karşımızda görmek şaşırtıyor bizi. Kitap, yıllardır itinalı bir şekilde yüzleşmekten çekindiğimiz yakıcı hakikatleri hatırlatıyor bize. Belki bir parça bazı tehlikeli genellemeler içeriyor, belki kendi safımızda nahoş bir polemiğin aralanmasına sebep oluyor, belki kendi siperine kurşun sıkmak anlamına geliyor, belki her putperest eski putlarına karşı acımasızdır fehvasınca fazla acımasızdır,  belki İslamcılık kavramı içerisine onunla hiç alakası olmayan ve hatta ona düşman olan “paralel yapı” gibi bazı cemaatler dahil ediliyor, belki zamansız bir çıkış, belki işin içinde bilemediğimiz bazı kişisel hesaplaşmalar var, belki kimi yerlerde sapla saman birbirine karıştırılıyor ama bilhassa yolsuzluk, adam kayırma, sınav sorunlarının çalınması, kısacası ahlaki kokuşmuşluk ve adaletin ayaklar altına alınması gibi hususlarla alakalı söylenenler gerçeğin bizatihi kendisi. Ahlak ve adaleti ikame etmekle emrolunan Müslümanların ahlak ve adaleti en çok ayaklar altına alması ne hazindir! Müslümanlar, muktedir olmayı başardılar ama adaletli ve ahlaklı olmayı başaramadılar. Halbuki bu iki hayati ilkeyi tesis etmek için iktidara talip olmuşlardı. Bu sınavı sadece siyasal partiler değil diğer sivil cemaatler de geçemedi maalesef. Para, mal, mülk, makam kısacası dünya değiştirdi hepsini. Araç olması umulan bunlar zamanla amaç haline geldi. Şunu bir kez daha bizzat tecrübe ederek anladık ki muktedir olmakla dindar olmak arasında ters bir orantı mevcut. İktidar gelince dindarlık gidiyor, dindarlık gelince iktidar gidiyor. Her ikisi de hakiki manasıyla birlikte içtima edemiyor. İslam tarih felsefesinin hikayesi bundan ibaret.