Balkonda çay keyfi!

31 / 01 / 2017

  Ocak ayı, yani kış ortası. Ama güneş tepede, bahardan kalma bir gün. Uzaklardan öten horoz sesi, sokakta oyun oynayan çocukların seslerine karışıyor. Kışın ortasında adeta güzel bir ilkbahar günü. Bense elimde yeni demlenmiş çayımla balkonda oturup güneşin keyfini çıkarmaya çalışırken, gözüme tam karşımızda yüz metre kadar ilerde yükselen on katlı bina inşaatının üst katlarındaki iskelede çalışan,  o kadar yükseklikte oradan oraya atlayan işçiler ilişti. Üç dört kişi kadardı. Bir o kadarı da aşağıda duruyordu. Yukarıda olanlar, üzerinde çalıştıkları iskeleyi söküp tahtaları aşağı atıyor, aşağıdakiler de atılan tahtaları toplayıp bir kenara istifliyordu.

  Ne kadar da gerilim dolu bir sahneydi böyle! Ben ki değil üzerinde durduğum tahtaları söküp atmayı, asla üzerine bile çıkamazdım o iskelenin. Herhalde birçoğumuz bu tür manzaralarla karşılaşınca aynı şeyi düşünüyordur ve ister istemez bakınca bir ürperti duyuyordur. Peki bu adamaların bizden farkı neydi böyle? Onlardaki bu korkusuzluk bu cesaret nereden geliyordu ki, o kadar yükseklikte adeta ölümle dans ediyorlardı?

  Üzülmeli mi, imrenmeli mi? Nedeni bilinmezse imrenilebilirdi belki, kim bilir. Maalesef ki nedeni yaşama tutunmak olunca az da olsa cesaretlerinin sebebi anlaşılabilirdi. Çünkü oraya çıkılmazsa da ölümden daha beter yoklukla karşı karşıya kalınacaktı. Hiç olmazsa o iskelede yaşam şansı daha yüksek, tabi eğer düşmez veyahut başka bir şekilde yaralanmazsa.

  Hayat ne kadar da garipti böyle! Ben oturmuş balkonum da çayımı yudumlarken keyiflice, hemen birkaç metre ötemde birileri yaşamak için ölümün kıyısında var gücüyle çalışıyordu. İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalıydı. Hangi iş olursa olsun can güvenliği olmalıydı. İnsanlar bütün güç ve yaşantılarını başkalarının zalimce emelleri yüzünden bu şekilde harap etmek zorunda değiller. Bu hiçbir şekilde doğru değildir. Birinin gözünü açlık kör etmiş; diğerininkini tutku. Aç olanın da rahatı yok, tok olanın da. İnsanın hemcinsine karşı bu kadar acımasız olması, hakkını hukukunu gözetmemesi insandan bir şeyler alıp götürüyor. Bildiğim tek şey iç âlemimizin kabul etmediği her ne varsa biz inadına kabul ediyoruz ve sonra mutmain olmayan bir kalple sağa sola saldırıyoruz.

  Evet, insan karşıdaki manzaraya şahitlik edince ister istemez derin bir iç çekme gereği duyuyor, değil mi? Sonra birkaç dakikalık hüzün doluyor içimize, belki de içimizi kanatan tarifsiz bir acı hissediyoruz yüreğimizde. Bir süre sonra telefon çalar ya da biri seslenir veyahut biz oradan uzaklaşırız ve geride sadece bir iç çekiş ve birkaç dakikalık hüzün kalır. Tüm yapabileceğimiz buydu değil mi?  Elden ne gelir ki? Ha belki bazılarımız daha da duyarlıdır da bunlara ilaveten bir de dua niyetine dudaklarından dökülen birkaç sözcükte bırakırlar geride. Neyse güneş de yakmaya başladı. Zaten güneşte keyiflenmekte ne haddime…