Ben Güneydoğuluyum 10 Cehaletin Kurbanıyım

21 / 02 / 2017

Adım Havin. 18 yaşındayım. 7 kardeşiz. Çocuklardan evin büyüğü benim. Babam hayvancılıkla uğraşırdı. Köyümüz baraja çok yakın olduğu için dışarıdan gelip barajda çalışanlar bizden süt, peynir, yoğurt gibi hayvansal ürünler alırlardı. Bazen de bazıları sipariş verirdi,  ben götürürdüm. Gel zaman git zaman bir taşeron şirkette çalışan işçilerin şefiyle-Umut ile- tanıştım. Umut, birkaç kez süt aldı benden. Ben Umut’u ilk gördüğümde sevmiştim. O sıcacık gülümsemesiyle adeta beni büyülemişti. Doğal duruşu, samimi yüz ifadesi ve sorduğu birkaç anlamlı soru ilgimi çekmişti. Önce benim adımı sormuştu. Sevdiğim birisinin olup olmadığını bir de bu ayazlı sabahların dondurucu soğuğunda,  evlere süt getirdiğimi söylemişti. Üzerimde ince bir giysinin olması ve ayağımda çorabın olmayışı onun dikkatini çekmişti. Benim bu halim ona çok dokunmuştu. Bu onun ne kadar yufka yürekli ve ince ruhlu olduğunu gösteriyordu. Bu durumum için şunları da söylemişti: ’’Yüreğimi buz gibi bir soğuk üşüttü. Doğrusu soğuktan titrediğini görüyorum. Sana üst baş alsam yanlış anlaşılır mı?’’ diye sorduğunda evet mahiyetinde başımı sallamıştım.  O anda yüzünde beliren öfkeyle yumruklarını sıkmıştı.  Adeta ellerinin kanı çekilmiş, elleri bembeyaz olmuştu. Bense heyecandan titreyen dudaklarımı görmesin diye dudaklarımı ısırıp duruyordum. O anda kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Hızlı soluk alış verişimi, bacaklarımın titrediğini, hatta bütün enerjimin çekildiğini söyleyebilirim.

  O ana kadar bana en yakın olan annem ve babamdan işitmediğim bu samimi kelimeler ne kadar da insanlık kokuyordu. Bu sözlerde şefkat, merhamet ve hatta sevgi vardı, hiç tatmadığım. Başkaları için sıradan bile olsa; benim için şiir gibiydi Umut’un sözleri. Çünkü bana daha önce saygı, sevgi ve ilgiyle dolu bir hayat sunulmamıştı ve ben bütün bunların eksikliğini hissediyordum. İşte Umut’un bu sıcacık sözleri, benim için bir umuttu. Kalbime tesir eden bu samimi kelimeler yüreğimde sımsıcak bir yer açmıştı Umut’a karşı. Üşüyen bedenimizi üşüdüğünde sıkıca örteriz üşümesin diye. Peki, üşüyen yüreğimizi neyle örteceğiz? Ya insanlar da buz gibiyse. Ben hep buz gibi yüzler gördüm o anıma kadar. O anda hayat bana yepyeni bir şey sunmuştu. Onun adı Umut’tu. O anda Umut’un gözlerine bakmaya bile kıyamıyordum.  Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi hızlı hızlı çarpıyordu. Tuhaf olan ne biliyor musunuz? Umut ne sorduysa sözle cevap veremedim. Beden diliyle ‘’evet’’ ya da’’ hayır’’ cevabını verdim. Titreyen ellerimi görmesin diye kollarımı bedenime dolamıştım. Yan yana durduğumuz bu birkaç dakikada aldığım tadı, hayatım boyunca almamıştım. Bu ilk sevincimi yüreğimin en ücra köşesinde saklayacağım. Son olarak Umut şunu söyledi:’’ Hayatınız, çok zor ve mutsuz geçiyor. Gördüklerim karşısında, hiçbir şey yapamamak yüreğime tarif edilemez bir acı veriyor. Tarlada çalışıyorsunuz, eve gelip ev işlerini de yapıyorsunuz. Bir de emzikli kadın ya çocuğunu evde bırakıyor ya da kendisiyle birlikte tarlaya götürüyor. Hamileliğini de tarlada çalışarak geçiriyor. İnsan bu kadar zalim olmamalı bence’’ deyince, ben annemin, teyzemin, halamın ve diğer kadınların çektiği acılardan, uğradığı haksızlıklardan haykırırcasına yakınmak istedim bir anda, ama sımsıkı kapattım ağzımı dudaklarımın titremesine engel olabilmek için. Aynı zamanda ağlamamak için de gözlerimi yumdum.

  Ayrılık saati gelmişti. Birkaç defa benden süt alan Umut ile konuşmamız, birkaç dakikayı geçmemişti. Bizi gören tanıdıklar bu durumu kötüye yordular. Artık köyde dedikodu kol geziyordu. Bir defa bile elimi tutmayan Umut’a ve bana atılan iftiralar, bana çok dokunmuştu. Adeta paslı bir çivi gibi kalbimi delip geçmişti. Nerden bilebilirdim ki bu küçük ve masum görüşmemizin, benim ölüm fermanımın yazılmasına sebep olacağını. Babam ve ailenin büyükleri, beni öldürmesi için on üç yaşındaki kardeşim Barış’ın eline av tüfeğini vererek çok zalimce ve vahşice bir karar almışlardı. Küçük kardeşimi de bu barbarca kararın bir parçası yapmışlardı. Barış’ı seçmelerinin sebebi yaşının küçük olması, bu vesileyle az ceza alacak olması ya da hiç ceza bile almayacak olmasındandı. Benimle birlikte onu da kurban etmişlerdi.

  Son derece acı duyuyordum. Tüm bu iğrenç yalan ve iftiralardan. Hayatım adeta kâbusa dönmüştü. Kapkara bulutlar, bir türlü çekilmiyordu üstümden. Kocaman ağzını açmış illa ki beni yutacaktı. Bu fitne fesadı çıkaranların hiç mi vicdanları sızlamıyordu.

   Üç gün ağılda koyunların yanında tutuldum. Babam benden dolayı koyunları üç gün sürüye salmamıştı. Köyün çobanı bu durumu fark etmiş olmalı ki meraktan olsa gerek, önce ağılın kapısını aralayarak içeriye bakmış ve benim hayvanlar arasında zorla tutulduğumu görmüştü. Yalvaran gözlerle ve hıçkırıklarla beni kurtarmasını istedim. Uzun uzun gözlerime baktı ve ölümle burun buruna geldiğimi gördüğü halde hiçbir tepki vermeden sessizce öylece çekip gitti. Şunu anladım ki Hüseyin amca ve diğerlerinin vicdanları ölmüştü. Herkes kördü, dilsizdi ve sağırdı. Son umudumu da kaybetmiştim. Hayvan yerine konulduğumu ve bana atılan iftiranın kurbanı olduğumu çaresizce kabul etmekten başka çarem yoktu. Titreyen minicik elleriyle tüfeği yere bırakan gözümün nuru, sırtımda taşıdığım Barış’ın kan çanağına dönmüş gözleri, öyle bir acıttı ki içimi. Benim suçum neydi? Hiçbir şey yapmamıştım ki ben.  Üç gündür bu ağıldaydım. Hiç kimse ne çığlıklarımı duymuştu, ne de hıçkırıklarımı. Hak etmediğim bu aşağılık durumun ağırlığı altında, bütün benliğimi bir nefret sarmıştı bu insanlara karşı. Barış’ın masum ellerinin ablasının kanını dökmesine müsaade edemezdim. Kendimi, kendi ellerimle öldürecektim. Ve bunun için Barış’tan bir bardak su istedim. Kardeşim kapıdan çıkarken son kez Barış deyip sarılmak, koklamak istedim ama üç günün vermiş olduğu uykusuzluk ve korkudan dolayı bitap düşen bedenimde o gücü bulamadım. Kapıdan içeriye ışığını yansıtan güneşin bana gülümsediğini gördüm. Ve son kez ciğerlerimi doldururcasına havayı içime çektim. Feryad u figan koparan seslerin arasında, ağzımı dolduran kanın dilimin üstünde pıhtılaştığını hissettim.

‘’Ben Güneydoğuluyum susmayı ve sabretmeyi marifet bilen kadınım. Belki de çığlığım insanlıktan dem vuran, henüz ölmemiş vicdanları rahatsız eder de bu yörenin mazlum ve masum kızlarına el uzatılır.’’