Ben Güneydoğuluyum (14) Zerda

04 / 04 / 2017

Zerda’nın ağzından duyduğum hayat hikâyesi sanki binlerce kadının kahırlı hayatıydı.  Aynı acıları yaşayan binlerce kadın vardı. Sesleri duyulmayan ya da duyulupta susturulan. Ama ilahi adaletin tecelli edeceği o gün var ya herkesin defteri açılır. Büyük küçük demeden her şeyi kaydeden o defter açıldığında, hayretten dilimizi yutacağız, gözlerimiz yuvasından fırlayacak. İşte o gün hiç hesapta olmayan suçlarımızla karşılaşacak, sessiz çığlıkların günahında boğulacağız. Laf cambazlığını yaptığımız doğruların, haksızca gasp edilen hakların öneminden bahsettiğimiz, ama önemliyken önemsiz kıldığımız ne varsa o gün ateş olup vücudumuza değecek. Bütün bunlara ne gerek var. Yüzümüzün önümüze düşmesine, mahcup olup içimizin parçalanmasına ne gerek var. Nefes alıp veriyorsak yapmamız gereken her ne varsa insanlık adına yapmalıyız. Nerde bir zulüm varsa, karşısına dikilmeliyiz. Susmamalıyız. Yok, eğer sessiz çığlıkları duyduğumuz halde susuyorsak, İşte o yardıma muhtaç sessiz çığlıklar, büyüyerek kocaman olur. Dehşet saçan alevlere dönüşür ve sonra bizi yakar, kül eder. Sessiz çığlıklara ses olmalıyız. Kadına reva görülen her şeyi bitirmeliyiz. Bütün çiçekler sevgiyle sevgiye açar. Tıpkı anne gibi

   Bir nefes alarak, yakıcı bir iç çektikten sonra Zerda yüzünü bana doğru çevirdi. Ağlamaktan göz kapakları şişmişti. Gözlerini kapattı. Sanki ruhu onu terk etmiş gibi duruyordu. Birden iki ellimi tutan Zerda, çektiği acılardan, uğradığı haksızlıklardan yakındı ve anlatmaya başladı hayat hikâyesini. ‘’ Ben görücü usulü evlendim. Görücülerim beni beğenmişti. İş bitmişti. Tercih hakkımı kullanma gibi bir şansım kalmamıştı evet demekten başka. Farklı coğrafyalarda yaşıyorduk. O batıda, ben burada doğuda büyümüştüm. Dolayısıyla birçok özelliğimiz uyuşmuyordu. Ama ben hiçbir şeyi problem etmedim. Bütün olumsuzlukları zamana saldım. Ardından derin bir ah çekerek acı gerçekler karşısında hep sustum, hem susmasam ne yazar ki. Kadın her türlü yuvasına sahip çıkacak. Hani bir söz vardır ya yuvayı dişi kuş kurar diye. Kadın şiddete maruz kalır susar, ihanete uğrar susar, üzerine kuma getirilir susar, yoksulluğun alasını görür yine susar ve bu susuşuna toplum sabır der, kader der, herkes kendi yoluna işine bakar. Acıyla kıvranan kadın olur.

   Kaynanam ve kayın babam vefat edene kadar birlikte oturduk. Onların ölümünden sonra kocam kahvehaneyi mesken edindi. Doğru dürüst bir işte çalışmadı. Ben ondan korkuyordum. Ne zaman yaptığı yanlışlar karşısında doğruları söylesem beni düşmanıymışım gibi döverdi. Kime kızsa, ya da işleri yolunda gitmese, intikamını ve acısını benden çıkartırdı. Bütün hayatım boyunca bir kere olsun acıyıp, sevgi göstermedi bana, sevgiye dair en ufak bir davranışını hatırlamıyorum.’’ Sanki ağır bir yorgunluk sarmıştı Zerda’nın bedenini. Zerda kalktı pencerenin yanına gitti. Kollarını göğsünde kavuşturup çatık kaşlarla uzun bir süre dışarıya baktı. Arada bir başını sallayıp duruyordu. Şöyle devam etti: ‘’Çocuğumuz olmuyordu. Bunu son bir yıldır dile getirmeye başladı. Sanki ben bilerek çocuk yapmıyormuşum gibi. Beni hep incitti, rencide etti. Çocuk doğurmamam beni boynu bükük, itaatkâr yapmıştı hakaretlere karşı. Kimi zaman hayvan yerine konuldum. Bana yapılan tüm haksızlıkları sineye çektim. Ama yine de hayatımdan şikâyet etmedim. Evimin bir odasını tuhafiye yaptım, bir taraftan kendim işledim, ördüm kısa zamanda iyi para kazandım. Evin yanında bir bakkal açtım. Tuhafiyeden konfeksiyona, kuru gıdadan sebzeye kadar dükkânımda her şeyi sattım. Aylak aylak dolaşan, hiçbir iş yapmayan kocam arada bir dükkâna uğrar, kasada ne var ne yok hepsini alır götürürdü. Bütün alın terimi emeğimi çalardı ve ben hiçbir şey demezdim. On iki yıl dayandım. Kocam çocuk için kuma getirdi. Çocukları oldu. Ben orda bir hizmetçi konumundaydım artık. Nasıl yaşardı ki bir insan böyle, belki de kaçmalıydı halden anlamayan bu merhametsiz insanlardan. Ama korkuyordum her şeyden. En ufak çıtırtıdan bile. Gideceğim yerden değil insanlardan korkuyordum. Benim için yeryüzünde insandan daha tehlikeli ve zarar verici hiçbir şey yoktur. Bir sabah kararımı verdim hiç kimseye söylemeden dönüp arkama bir defa bile bakmadan sürekli eşikte hazır duran bavulumu aldım. Buraya geldim, bu çadıra. Beş yıldır bu çadırda yaşıyorum. Akrabalarımla birlikte burada çalışıyorum. Annemle babam vefat etikleri için köyüme gidemiyorum.

  Varsın insan haklarından bahsedenler konuşsunlar. Ben otuz yedi yaşındayım, ölümü kurtuluş olarak görüyorum ve özlüyorum.