Ben Güneydoğuyum 11 Irgat Kadın

03 / 03 / 2017

Rahime hanımın hayat hikâyesini ve o zor şartlarda doğum yapan bir kadının doğum anına şahit oluşunu dinlediğimde içim burkuldu doğrusu. Yaz dedi hayatımı.’’ Ben otuz beş yaşındayım. Bu çadırda doğdum. Bu gördüğün derme çatma çadırları ayakta tutmaya yarayan bıçak gibi keskin, kuru kamıştan yapılmış destek direklerini dikerken her seferinde ellerimiz kesilmiş ve bu direkler ellerimizin her yerinde derin izler bırakmıştır. Bazen rüzgâr şiddetlenir, derme çatma kurduğumuz bu bez parçası çadırı üstümüze yıkar. O anda gözyaşlarımız yere akar. Ve sessiz çığlıklarımız gecede asılı kalır. Gökyüzünde tüm yıldızlar söner. O anda erkek çocuğu olmadığından beşinci çocuğu doğurmak için  doğum sancıları çeken ve adeta ölümle boğuşurcasına mücadele veren bir kadının titrek dudaklarının arasında anlatılmaya başlanır, hayatın acımasızlığı.

  Rahime Hanım devam eder:  Ben on beş yaşında amcamın oğluyla evlendim. Tercih hakkı verilmedi bana.  Bu derme çatma çadırın altında ölümüne altı çocuk doğurdum. Yine bir sabah işe gitmek için traktörün römorkuna bindik hepimiz. Eşim römorka son binen kişi idi. Eşimin römorka binmesiyle traktörün hareket etmesi bir oldu. Eşim tutunamadan römorktan düştü, maalesef olay faciayla sonlandı. Hepimizin gözü önünde can verdi. Gözlerimi ellerimle kapattım. Hem güneşi hem de gerçeği engellemeye çalıştım. Fakat gözlerimi ne kadar kapatırsam kapatayım beynim ve kalbim gerçeği görmüştü. Biz ucuz işçilerdik. Hayatımızın hiçbir önemi yoktu. Rahmetli eşimle 20 sene geçirdim. Yoksulluk peşimizi bırakmadı. Birlikte çalıştık mevsimlik işlerde. Eşim göçüp gitti. Ama ben hala tarlada ırgatım. Çocuklarımla birlikte hayatın acımasızlığına karşı direnmeye devam ediyoruz. Bir kişi bile katılmadı kimsesizliğimize.

  Uzun yaz günlerinin, kavurucu kızgın güneşinin altında çalışmanın izi vardır yüzlerimizde. Sabahın ayazında, pamuk tarlasına girdiğimizde, pamuğu toplamak için çiğ düşmüş olan pamukları kozalaklardan her çektiğimizde soğuktan moraran ellerimizi hissetmemeye başlarız. Tepelerin ardından güneşin çıkmasını dört gözle bekleriz. Çıplak baldırlarımıza değen ıslak otların, bizleri ne kadar rahatsız ettiğini, ıslanan elbiselerimizin üzerimizde kuruduğunu ve bu durumun bize ne kadar sıkıntı ve azap verdiğini kelimelerle anlatmak mümkün mü? Kimi hamile kadınların doğumlarının son günlerinde bile hiç dinlenmeden çalışmaları merhametsizliğin zirve yaptığının en büyük kanıtı değil mi? Pamuk tarlasındaki çalışma şartlarında çalışmak dünyada cehennemi yaşamaktan farksızdır.  Buzdolabının olmaması, kavurucu güneşte sıcak suyu içmek zorunda kalmamız, akşamdan diğer gün öğle için yaptığımız yemeklerin, ertesi gün yakıcı güneşte ekşimesi ve bu yemeği yemek zorunda kalmamız, hem gündüz hem de geceleri kanımıza susamış sivrisineklerin saldırıları, gece kararıncaya kadar pamuk toplamanın, çadırlara döndüğümüzde de erkekler istirahata çekilirken, biz kadınların ise bitap düşmüş bedenimize rağmen sızlanıp yakınamadan çadırdaki işleri yapmaya devam etmemiz... Bu koşullarda ne iş yaptığımızın, ne sıkıntılar çektiğimizin ne önemi var ki.

  Güneydoğuluyuz. Bu coğrafyada kadın olmak, anne olmak zordur. Çileli ve meşakkatlidir.  Kadın hayatında oluşan tüm zor şartlara büyük bir sabır ve merhametle göğüs geriyor. Gözyaşıyla karışsa da acı, acı ile harmanlansa da insanlık onuru, her şeye rağmen sabırla dimdik ayakta duruyor kadın. Ve bu duruma birileri kader diyor.