Ben Güneydoğuyum 12 Amele Kadın

14 / 03 / 2017

   Rüzgârın şiddeti ağaca değince  yapraklar  yere düşer. Açık pencereden içeriye süzülen rüzgâr, kırılmış bir kalbi karalayan kalemi yere düşürür. O kırık kalp uzandığı her umuttan geri çevrilmiştir. Bir amele kadın, hayatın acımasızlığını anlatmaya başlar titreyen iki dudağı arasından. Kelimeler titreyen dudaklarından bir fısıltı halinde dökülür. Ve bir ıstırap çığlığı göğe doğru yükselir.  Gökyüzünün zifiri karanlık zeminine sarı sarı serpilmiş birbirine değmemeye özen gösteren, adeta dans eden yıldızlar, birden kaybolur. Amele kadının yanaklarından ansızın süzülen gözyaşlarının sıcaklığı, hiç kimsenin görmediği yalnızlığına eşlik eder.

    Bir taraftan beyinlereyerleşmiş uyduruk dinin ikinci sınıf kadın anlayışı; diğer yandan kadına haklarının birçoğunu vermeyen, kadını eksik sayan, kadını kendi kararlarını veremez kabul eden, toplumun çarpık geleneği, onun yüreğini yaralamış, yaşama sevincini kırmıştı. Sevginin olmadığı bu coğrafyada kadın olmak çok zordu. Aslında coğrafyanın suçu yoktu. Suç, bu düzeni kuran, zulümkar zihniyete sahip beylerin ve ağalarındı. Erkek yaratılmayı imtiyaz sayan bu kirli zihniyete sahip efendiler, rahatları ve tahakkümleri bozulmasın diye adeta insanlıktan çıkmışlardı. Ben kadını dinleyince kalbim sıkışıyor, içimde derin bir acı hissediyordum. Donuklaşmış gözlerimden yaşlar akıyordu durmadan. Amele kadın, titreyen dudaklarıyla gözlerini kısarak anlatmaya devam etti. Bütün benliğini kaplayan nefretini görmüştüm gözlerinde kadının. ‘’Yüzyıllardır yoksulluk sınırının sürekli zorlandığı bu coğrafyada, yoksulluğu gidermek adına yeterli iş imkânlarını oluşturmayan bu dalavereci sistem, bizi bir lokma ekmeğe mahkûm etmiştir.’’ dedi amele kadın. ‘’Ne iş olsa yapıyoruz. Yakamıza yapışan yoksulluk, hayatımızın bir parçası haline gelmiş. Sahte bakışlı yalancı insanlara muhtaç olmamak için, bütün yaz boyunca iki büklüm çalışıyoruz. Belimiz bükülmüş. Bu yoksul hayattan sıyrılabilmek için bazen kurduğumuz hayaller, rüzgârla savrulup gidiyor. Gülüşlerimizde bile perişan bir ifade görürsünüz, tabi görmek isterseniz.’’Dökülmeye devam eder amele kadının titreyen dudaklarından kelimeler.’’ Bu coğrafyada yaşayan, çareyi susmada bulan, mağdur edilmiş kadınların kaderi aynıdır. Kadınlar bir yerlerinin sürekli ağrıdığının farkındadır. Sadece iç dünyamızda bağırıp çağırıp rahatlarız.Kadınların iç dünyalarında kopan fırtınaları, isyanları, ahları, inlemeleri kayıt altına alan birileri vardır elbette.’’

   Amele kadın şöyle devam eder.’’ Her gün, daha gün ağarmadan, her çadırdan bir kadın sessizce dışarı çıkar, ocağın başına geçer, ateşini yakar, tarlaya öğle vakti için ekmek ve yemek yapar. O anda hangi kadına dokunursanız, hepsinin titreyen iki dudağından bir çift söz dökülür. ‘Biz, ölümü bu sefil ve rezil hayata tercih ediyoruz.’ Her akşam güneş daha batmadan bedenimizde ağrılar, sızılar başlar, güçlükle ayakta durmaya çalışırız. Bir nebze de olsa işten çadıra dönmenin sevincini yaşayamayız; çünkü tarladaki bu koşuşturmadan sonra çadırdaki işler de bizi beklemektedir.’’ Anlatmaya devam eden amele kadının, konuştuğu sırada birden boğazı düğümlenir, yüzüme bakar.(O bakışı diğer kadınların bakışında da görmüştüm. İsyan kokan bakışlardı bunlar.) İkide bir yanaklarından süzülen gözyaşlarını, kirli eşarbının ucuyla siliyordu. Buğulu gözlerle şöyle devam etti :’’Bu çadırlarda yaşıyoruz. Çocuklarımız burada doğuyor, burada büyüyor.  Çocuklarımızın en güzel yılları burada heba oluyor. Hepimizin yeri yurdu vardır elbette. Doğup büyüdüğümüz kendi topraklarımızda, bir mülteci gibi yaşıyoruz. Bazen tarla sahibinin incitici bakışlarını, bazen de aracının ahlayıp oflamasını, ara sıra savurduğu akıl almaz küfürlerini duyarız. İnsanlık onuruna yakışmayan bu tip davranışlara şahit oluruz; ama susarız. Susmak zorundayız. Kadın cevap vermez ayıptır. Susmanın, sineye çekmenin bizde nasıl bir ruh haleti yarattığını anlatmam o kadar zor ki. İnsanım diyen utansın. Bu gördüğünüz portakal, limon, mandalina ağacını biz diktik. Ağaçlar bile yaşlanmış. Her ağacın gölgesinde kötü anılarımız vardır. Her tarlanın köşesine kurduğumuz ocak başlarımız var, ya da soframızın bir parçası. Ne diyebilirim ki! Her köşede acı bir anımız ve sessiz çığlıklarımız yatmakta.

   Biz bu dağın eteğindeki Çukurova’yı çok iyi biliriz. Kimimiz on beş, kimimiz yirmi, kimimiz de daha fazla burada yaşarız. Ömrümüzün en güzel yıllarını buralarda yitiririz. Gençliğimiz, buralarda heba olur. Bazen gözlerimiz çok uzaklara dalar, memleketi özleriz, sıla hasreti çekeriz. Hangi tarafa baksam içim buruk, hangi tarafa başımı çevirsem içimde bir sızı var. Bu yolun kenarında, bu kötü sulama kanallarının diplerinde oynayan çocuklarımızı görüyorsunuz.

   Biz tarlada çalışırken aklımız çocuklarımızda kalır. Ya biri kanala girip boğulacak ya çocuğumuz yola çıkacak, ansızın bir araba çarpıp geçecek, yolun ortasında öylece son nefesini verecek ya da yolun kenarında oynayan kızımı, yolda geçen biri alıp götürecek. Biz bütün bunları yaşadık ve gördük ve hala o korkuyla senelerdir yaşıyoruz. Anlattıklarımı yaşamanız lazım. Yaşamadan beni anlayamazsınız. Nasıl ki doğum sancılarını çekmeyen bir kıza, sancıların tarifsiz acılarından bahsetmek anlamsızsa, bizim de hangi koşullarda, nasıl yaşadığımızı yaşamadan anlamanız çok zor. Bu insanlık dışı şartlarda yaşamamız açlığa, çaresizliğe, soğuğa, sıcağa karşı sesimizi çıkartmamamız elbette ki yanlış. Bize yapılan haksızlığın karşısında susuyor olmak ya da susmak zorunda bırakılmış olmak ve bu suskunlukla kelimelerin boğazımızda nasıl düğümlendiğini anlatmak imkânsız. Siz hiç inleyen sessiz çığlıklarımızı duydunuz mu? Bu sessiz çığlıklar, vicdanımızın sesidir. Peki, siz vicdanınızın sesini duyuyor musunuz?’’