Ben Güneydoğuyum (13) Zelal Kadın

28 / 03 / 2017

Zelal Kadın’ın(Irmak’ın annesi), hazin hikâyesini dinleyince başımı sallayıp sessizce acının böylesi demiştim, kendi kendime. Çünkü acının ve gözyaşının rengi yok, acı acıdır. Bu, dünyanın her yerinde aynıdır. Tarlalarda yitip giden, savrulan rüzgârların önünde uçuşup kaybolan ve değeri bilinmeyen hayatlar var. Bir genç kızın hayallerini süsleyen hiçbir şeye sahip değildir bu coğrafyada. O genç kızın, sadece özlem dolu bakışı ve ardından derin iç çekişi vardır. Tarlada çalışırken bile bir annenin bütün endişesi çocuklarıdır. Sadece çocuklarım deyip kendi hayatından bile vazgeçen bir anne her şeyin hasretini çekerek yaşar bu coğrafyada. Ölmeden kendi elleriyle bu isteklerini ve arzularını toprağa gömer. Renksiz, solgun ve yarı ölü bir ruhla daha doğmadan canına kastedenlere inat, bir de çocukları için hayata tutunarak tüm olumsuzluklara karşı bazen acı acı tebessüm eder. Ve yağmurlara karışır gözyaşları. Ne yok biliyor musunuz? Sevgi yok. Sevilmek yok. Onları sevecek sıcak bir kalp, saracak şefkatli bir kol yok. Oysaki tüm genç kızlar gibi, bu kızların da hayallerini süsleyen sevgiler ve sevgililer vardır. Ama gerçek şu ki o genç kız, ansızın kendisine talip olan birisine kader diyecek. Adamın kızdan kaç yaş büyük olduğunun hiçbir önemi yok. İlk eşinden çocukları olmuyor diye bu adamın gelip genç kızı kuma olarak götürmesinin bir sakıncası da yoktur. Kadını kıran, hiçe sayan, ezen, üzen bu şartlar, olmaz olsun.

  Ben güneydoğuluyum. Bu coğrafyanın kadınları, bu acımasız koşulların, hayatları yitiren çilesine alışmış ya da alıştırılmış, çareyi ise içinde bulunduğu şartları sorgulamadan sadece şükretmekte bulmuştur. Tamam, şükür de olacak, fakat biri daima açlığa, çaresizliğe, soğuğa, sıcağa mahkum edilip, insanca yaşamak için gerekli olan hiçbir olanağa sahip değilken; bir diğerinin bütün olanaklara sahip olup, konforlu bir yaşam sürmesi adil midir? Herkes eşit bir şekilde yaşama hakkına sahip değil midir?

  Irmak, sırtını çadırın sabit durması için dikilen çite dayamıştı. Dizlerini karnına çekmiş, dirseklerini dizlerine dayamış, yüzünü avuçlarlının içine almıştı. Yuvarlak, dolgun yüzü, belirgin elmacık kemikleri, düz geniş anlı, kocaman siyah gözleri, küçük burnu, kalın pembe dudakları, küçücük bir ağzı vardı. Henüz on sekiz yaşındaydı Irmak. Annesi ve diğer kız kardeşleriyle birlikte üç senedir bu çadırlarda yaşıyorlardı. Hayatlarını bu tarlalarda çeşitli mevsimlik işlerde çalışarak geçiriyorlardı. Irmak’a sorular yöneltip onu geçmişe götürerek o trajik hayatı tekrar yaşamasına içim el vermiyor doğrusu. Ama yapılan haksızlıkları birileri duysun istiyordum. Onların bu sessiz çığlıklarını herkese duyurmak istiyordum. Irmak’ın narin ellerini avuçlarımın içine aldım, sessizce yanına oturdum. Uzun bir zamandır unutmaya çalıştığı geçmişin acı dolu anıları, sorduğum birkaç soruyla bütün canlılığıyla yeniden gözlerinde belirmeye başlamıştı. Titreyen dudaklarını görmeyeyim diye ısırıp duruyordu. Irmak:’’ Babam anneme defalarca pılını pırtını topla, kızlarını da al, defolup gidin, gözüm görmesin sizi.’’ demişti. Babam herkese karşı çok iyi, sevimli davransa da bize karşı her zaman öfkeli ve hırçındı. Hayatımızda var gibi görünürdü, ama aslında yoktu. Bizi hiç sevmedi, hasret kaldı gözlerimizde, her bayram çocuklarını bağrına basan bir babayı gördüğümüzde, baba şefkatinden mahrum olmamız dokunurdu yüreğimize.’’ Irmak’ın eli kolu boşalmış, büyük bir yorgunluk narin ve zayıf bedenini kaplamıştı. Alnında boncuk boncuk terlerin oluştuğunu gördüm. Geçmişi anmak onu öyle bir yormuş olmalı ki, vücudunu ateşler basmış, ter içinde kalmıştı. Irmak, babasından bahsederken öfkesine hâkim olamıyordu. Bazen boğazına düğümlenen hıçkırıklarla boğulacak gibi oluyordu. Elimi sımsıkı tutarak şöyle devam etti: ‘’Babamın bize yaşattıkları karşısında hep sustuk, içimiz her gün kinle, nefretle doluyordu. Bu kin, içimizi karartı, bizi duyarsızlaştırdı, hissizleştirdi, dört duvar arasına hapsetti. Hiç kimseye güvenemez olduk. Annem hiç mutluluk yüzü görmemişti. Babam, annemi istediğinde annem henüz on yedi yaşındaymış. Annem ailesi ile birlikte Urfa’dan Konya’ya birkaç yıl mercimek yolması için babamın sahibi olduğu tarlalarda çalışmaya gitmişler. Babamın ilk eşinden çocukları olmadığı için annemi çocuk için kuma olarak getirmiş. Annem arka arkaya dört kız doğurmuş. Annem bir defasında şöyle demişti bana :’’Sen doğduğunda yanıma gelen baban,  sinirden duvarı yumruklamıştı, ta ki eli kanayıncaya kadar. ’’ Yüreğime bir hançer saplanmıştı sanki. Kızların büyüğü benim, işte böyle bir babanın bizi sevmediğini bile bile incitici, öldürücü bakışları altında büyüdük.’’ Irmak’ın diğer kız kardeşleri de birbirlerine sokulmuş bizi sessizce dinliyorlardı. Arada bir parmakların çatırtısı duyuluyordu. Birisi sevdiği şarkıyı mırıldanıyordu; diğerlerinde derin derin çekilen ofların ardı arkası kesilmiyordu. Gece epeyce ilerlemişti. Irmak, buğulu gözlerle dalıp dalıp gidiyordu. Onu konuşması için asla zorlamadım. Irmak, birden hıçkırmaya başladı. Bu kez kardeşlerinin de hıçkırıkları eşlik etti. Gece, simsiyah örtüsünü takmıştı. Ay ve yıldızlar gecenin yasına eşlik ediyorlardı. Yer huzursuzdu, bunu hissediyordum. Rüzgâr soğuk soğuk esmeye başladı. Irmak’ın annesinin eşine yaptığı bedduaları, rüzgâr sessizce alıp götürüyordu. Hıçkırıklarıyla beraber Irmak, devam etti anlatmaya: ’’ Babamın kafası neye bozulsa muhakkak sinirini annemden öyle ya da böyle çıkartırdı. Bazen tekme tokat girişir, zavallı annemi gözümüzün önünde ölümüne döverdi. Hiçbir şekilde kendini savunamayan annemin bu hali, benim yaşama sevincimi yok etmişti. Annemi her dövüşünde biz de dayaktan nasibimizi alıyorduk. Buna alışmıştık. Annem gün geçtikçe susuyordu. Bu suskunluğu beni korkutuyordu. Yine ortada hiçbir sebep yokken babam rezalet çıkardı. ‘’Sen dedi, yüz karasısın tıpkı bir yaranın kabuk tutması gibi yapıştın yakama.’’  Annem şöyle haykırdı: ’’ Nereye gideceğim? Ne annem var ne babam. Kardeşlerim de ancak kızlarımı bırakmam şartıyla dönebileceğimi söylüyorlar. Annemin, ilk defa böyle hiddetle, öfkeyle babama bağırdığını gördüm. Birden dengesini kaybeden annem yere düştü. Babamın sözleri kurşun gibi ağırdı. Öfkeyle utanç arasında sıkışıp öylece kaldım. Annemi yatağa götürdüm. Annemin ateşi her gün biraz daha yükseldi. Bir hafta boyunca güçlükle nefes alarak hiç konuşmadan öylece yattı. Dudakları kurumuş ve soyulmaya başlamıştı. Sık sık çatlayan ve kuruyan dudaklarında dilini gezdiriyordu.  Annem o günden sonra hiç konuşmadı. Yalnız kaldığı zaman kendi kendisiyle konuşurdu. Her gece sessizce hıçkıran ve acı acı inleyen annemin bu hali beni çok korkutuyordu. Onun sesi bana acı veriyordu. Çünkü acı şeyler dökülüyordu iniltilerinden.’’

  Biz Irmak’la konuşurken, annesi, diğer gün tarlaya götürecekleri yemeği ateşte pişiriyordu, fakat kulağı bizdeydi. Her çalı çırpı attığında alevlenen ateş, adeta dans ediyordu. Ateşin parıltısı yüzünde sarı, turuncu çiçeklere dönüşüyordu. Sadece bir defa bana uzun uzun baktı. Kireç gibi bembeyaz, solgun yüzü, kanlanmış gözleri beni korkuttu. Birden sırtımdan terlerin aktığını hissettim. Kollarımı bedenime sıkıca doladım. Bir insanı ömür boyu suskunluğa ve yalnızlığa mahkûm etmenin bir açıklaması var mıdır? Son derece acı duyuyorum Zelal kadın için. Birçok kadın böyledir. Çektiği acıları içine gömer ve onlarla yaşamayı öğrenir. Acılar, hayatının bir parçası olur. Bazen sabırla etrafındakilerden onun iç sesini, çığlıklarını duymasını büyük bir umutla bekler. Siz annemin susmadan önce son sözlerini duydunuz mu, annemin sessiz çığlığı vicdanınıza değmedi mi, yoksa vicdanınız ölmüş mü?