BEN GÜNEYDOĞUYUM (15) BEDEL ROZERİN

28 / 04 / 2017

Bizler zalim bir hayatın bize dayattığı, insanlık dışı örf ve adetlerin kulu ve kölesi olmuşuz açıkçası.  Bütün yanlışları gördüğümüz ve hissettiğimiz halde hiçbir tepki vermiyoruz. Hakkıyla konuşamıyoruz. Hakkı hak olduğu için savunmuyoruz. Savunduğumuz doğrular içimizde dolaşıp duruyor. Gördüklerimizin ve duyduklarımızın yanlışlığı karşısında vicdanımız sızlıyor ama susuyoruz ve hiç utanmadan yolumuza devam ediyoruz. Acaba bütün kalpler kör olmuşta haberimiz mi yok? Yoksa kalp gözü görenin/açık olanın, hayatında yalan dolan olmaz, yapılan zulme sessiz kalmaz.

Rozerin henüz 14 yaşında bir çocukken, dünya malı babasının gözünü kör etmiş, babası, bir avuç toprak için çıkan kavgada bir aileden iki kardeşi öldürmüş, kendisi de ağır yara almıştı. Ölenlerin ailesi, akrabaları her gün intikam için pusuda bekliyorlardı. Rozerin’in babası her gün kefeniyle yatıp kalkıyordu. Geceler, gündüzler kâbus gibi geçiyor, bu korku ve tedirginlik aileyi perişan ediyordu. Toplumun önde gelen, saygın, sözü dinlenilir, birkaç yaşlı adamı Seyda Efendi’yi de yanlarına alarak bu duruma el atmışlar, Seyda Efendi de daha fazla kan dökülmesin diye fetvayı vermişti. Evlilikte keramet vardır diyerek Rozerin kurbanlık bir koyun gibi gözden çıkarılmıştı.

 Dirseklerini masanın üzerine dayamış, başını elleri arasına almış olan Rozerin titrek bir sesle kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Bugün, yüzü her zamandakinden daha soluktu. Rozerin’in yüzü ne kadar da çok şey söylüyordu. Yüzünün çizgilerinden akan terleri biraz önce gözyaşlarını sildiği eşarbının ıslanmış ucuyla sildi. Rozerin hafif hafif hıçkırıyordu. Derin bir iç çekerek yüzüme baktı, şöyle dedi. ‘’Diğer insanlar gibi bende Seyda Efendi’ye sonsuz hürmet duyuyordum. Ta ki on dört yaşlarında iken, beni babamın öldürdüğü adamın oğluna vermeyi uygun göre”ne kadar. ‘Rozerin’im, beş oğlandan sonra Allah seni bana verdi. Tek kızımsın, gözümün nuru hayatta en değerli varlığımsın,  evleneceğin bu adam, babasının katilinin kızına asla acımayacaktır’ diyen anneme masum ve çaresizce bakmıştım.’’ Rozerin yüzünü elleriyle kapatarak sesli ağlamaya başladı.  Rozerin’in bu hali yüreğimi parçaladı. İnsan bu kadar acımasız vicdansız ve zalim olabilir mi? diye kendi kendime sorarken sessizce gözyaşlarımı içime akıtıyordum. Uzun bir sessizlikten sonra Rozerin bezgin bir tavırla ‘’neden’’ dedi. ‘’On dört yaşındaki bir çocuğu otuz üç yaşındaki evli ve beş çocuk babası olan bir kişiye veriyorlardı. Ve insanlıktan dem vuranların vicdanına bu olay dokunmuyordu. Seyda Efendi:  ‘’Bu onun alın yazısı, yapacak hiçbir şey yok. Herkes bir şekilde kaderini yaşar. Evlilikte keramet var, çoluk çocuğa karışırlar ve bu husumet biter’’ demişti. Seyda’nın yanındaki çokbilmiş efendiler başlarını önlerine eğip benimle ilgili verilen bu kararı haince onaylamışlardı. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen cehaletin babalarını eleştiren bu güruh, nedense Seyda Efendi’nin benim hakkımda verdiği karara karşı çıkmadılar. Hani herkes her şeyi biliyordu ya her nedense bana sorulmadan verilen bu karara herkes susmuştu.  Beni, daha fazla kan dökülmesin diye babamın düşmanına verdiler. Bu durumuma kaygısız kalanlar, sabır tavsiyesinde bulunanlar elbette bir gün hesap verecekler.

Ama güneş yapılan yanlışa seyirci kalan,  verilen kararın yanlış olduğunu bile bile rahatları kaçmasın diye bir şey yapmayan, bu her şeyi bilen insanlardan utanmıştı. Tıpkı annem gibi bulutlar da siyaha bürünmüştü. Parça parça yan yana gelip öfkeden bardaktan boşalırcasına yağmak istiyorlardı. Kuduran gök patlamaya hazırdı. İnim inim inleyen yer çatlamaya hazırdı. Ben bunu hissediyordum.

 Beni götürecekleri gün annem siyahlara bürünmüştü. Bana sarıldığında gözlerinin feri sönmüştü ağlamaktan. Bana son sözü şuydu: ‘Rozerin’im şu giydiğin gelinlik var ya benim için süslü bir kefendir. Sen bu kapıdan çıkarken ruhuma Fatiha okuyarak çık. Gideceğin yerin mezardan daha kötü olacağını biliyorum. Ve bir şey yapamamanın acısının beni ne kadar perişan ettiğini sana nasıl anlatacağım.’ dedi. Annemin çığlıklarını yanındaki insanlar duymadı. Ben gittikten sonra annemin ömrü, başındaki siyah eşarbı kadar uzun sürmedi.

İlk dönemlerde ne acılar, sıkıntılar çektiğimi bilen Allah her şeyi kaydetmiştir.   Kocamla otuz yıl bu şekilde yaşadım. Hayatın ona ettiklerinin intikamını ve acısını hep benden çıkardı. Babasının, amcasının katilinin kızıydım onun için. Her gün her an bu kindar, nefret dolu bakışlar altında yaşadım. Ailemle görüşmeme pek müsaade etmiyorlardı. Tamamıyla dışarıyla iletişimimi koparmışlardı. Beni kör, sağır, dilsiz, bomboş bir insan haline getirdiler. Bu anıma kadar hiç gün yüzü görmedim, gecenin zifiri karanlığında yaşadım. Tekdüze, renksiz, solgun, mat ve kapkara. Etrafımı çeviren her şeyi kaygısız bir gülümsemeyle ya da acı ve kuşku dolu bir tavırla karşılıyordum. İnsanların içinde yapayalnızdım. Tek dostum sırdaşım ve arkadaşım Allah’tı.

  Rozerin’i dinlerken içimi tarifsiz bir acı kapladı. Rozerin hıçkırıklar arasında hikayesini anlatırken ara ara öfkeden dişlerinin çatırtısını işitiyordum. Ve bu çaresiz duruşu bana çok dokunuyordu. Akan gözyaşları sanki benim gözlerimden boşalıyordu. Onun için hiçbir şey yapamamanın acziyeti beni mahvetti.  Rozerin oturduğu yerden kalktı. Ellerini beline koyup pencerenin yanına gitti. Bir deri bir kemik yüzünü kaldırarak gökyüzünü seyre daldı. Uzun bir sessizliğin ardından derin ve samimi kelimelerle dolu bir sesle: ‘’ Annem, bana utanmayı öğretmişti. Ve ben utanıyorum bu yapılanlardan. Bazen tek tek bazen de topluca öldürülüyoruz. İnsanlık ölüyor. Kimse utanmıyor. Namusumuz, şerefimiz, haysiyetimiz ayaklar altında çiğneniyor kimse utanmıyor ve en önemlisi aklımız din bezirgânlarının elinde oyuncak olmuş kimse utanmıyor.’’ dedi.

  Rozerin dudaklarının titremesine engel olmak için ağzını sımsıkı kapattı. Aynı zamanda ağlamamak için de gözlerini yumdu. Öyle mağrur bir duruşu vardı ki!..  

      Aysel ÖZDEMİR