BİR AYAKKABIYA BİR CAN

07 / 11 / 2017

Benim adım Nuray 27 yaşındayım. Babam öldüğünde ben beş, kız kardeşim Nihal üç yaşındaymış. Mazlum’sa bir aylıkmış. Babamı hayal meyal hatırlıyorum. Taşeron işçisiydi. Bize az para gönderirdi. Senede iki üç kez gelirdi eve. Hatırladığım ‘ölüm’ dediler. Baban ölmüş dediler. Herkes bizim evdeydi. En çok annem ağlıyordu. Babamın ölümüne arkadaşları iş kazası dediler. Toprak altında yatan babamın esrarengiz ölümü hiç kimseyi ilgilendirmedi. Annem ‘fakirlerin ölümü de onlar gibi sesiz ve kimsesiz olur’ derdi. Ben ve kardeşlerim hiç baba diyemedik. Bildim ki yetimler baba diyemezler.

  Babamın ölümünden sonra maddi-manevi bütün problemlerimizle ilgilenen bir tek anneannem vardı. Aynı köyde otururduk. Dağ gibi dururdu arkamızda. Astım hastasıydı. Belli etmemeye çalışsa da babamın vefatından sonra annemin durumu onu kahrediyordu. Ama ben her şeyin farkındaydım, anlıyordum. Cüssem küçüktü, onların gözünde çocuktum. Oysa ben hiç çocuk olmadım, kocaman bir yüreğe sahiptim. Velhasıl ölüm bir eve girdi mi dur durak bilmiyordu. Babamın ölümünden bir yıl sonra anneannemi kaybettik, akabinde de dedemi. İki dayım vardı. Büyük dayım Avrupa’da, onu hiç görmedim. Buradaki dayımsa kıt kanaat geçiniyor. Hiç teyzem yok. Babamın babasını da hiç görmedim. Babaannem, üç amcam ve halalarım, babamın vefatından sonra bize kol kanat gereceklerine, hiç anlayamadığım bir sebeple her zaman bizi suçlayacak bir şey bulurlardı. Amcalarıma beni okutmaları için ısrar ettim, nafile okutmadılar. Hepsinin çocukları okuyordu. Babam olsaydı bekli de okuturdu beni.

  Yoksulluğun, yetimliğin ve çaresizliğin ortasında buldum kendimi. Oysa ben seçmedim bu hayatı. Fakat bizim buralarda buna kader diyorlar. Açıkçası ben bu kaderi kabul etmiyorum. Biz karın tokluğuna çalışırken, çok istediğimiz, sevdiğimiz bir elbiseyi bile alamazken, başka çocuklar hiç çaba sarf etmeden tüm istediklerine ulaşıyordu. Bu nasıl zalim bir kaderdir. Böyle dediğimde annem ‘çarpılırsın, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu, alın yazımız bu, böyle yazılmış’ diye bana hep kızardı. Büyüklerimizden duyduğumuz her şey doğrudur her zaman.

  Bu yaşıma kadar hayatımız tarlalarda ırgat olmakla, gündelik ucuz işlerde çalışmakla geçti. Az paraya kanaat edip, tüm yanlışlara karşı sustuk. Annem sırtladı her şeyi, beni, kardeşlerimi, yoksulluğu, ırgatlığı ve de dünyanın kahrını… Ben henüz beş altı yaşlarındayken hayat iyi gibiydi, sevgi dolu, güler yüzlü. Fakat sonraları annemin yanında hayatın acı yüzüyle, merhametsizliğiyle tanıştım. Gerçek yüzünü gördüm. Bize hiç acımadı, gülmedi yüzümüze. Kardeşim Mazlum on iki yaşındayken annem ona spor ayakkabısı almıştı. Giymeye kıyamazdı. Eskimesin diye bazen yalın ayakla gezerdi. Bir keresinde ekmek yapacağımız sırada ateşi yakmak için onunla çalı çırpı toplamaya gittik. Sen otur şuraya ben toplarım dedim. Başladım çalı çırpı toplamaya. Biraz toplamıştım ki Mazlumun aniden attığı çığlık yüreğimi ağzıma getirdi. Kucağıma doldurduğum çırpıları yere atıp yanına koştum. Aman Allah’ım ucu sivri bir taş topuğuna batmış kan oluk oluk akıyordu. Kopan feryadımı çadırdakiler duymuştu. Biliyor musun, o anki duygularımı anlatamam. Kelimeler utanır yazamazlar. Mazlum çalı çırpı, diken batmasın, yırtılmasın diye ayakkabılarını ellerinde tutuyordu.  Yine Mazlum boğulacağı günün sabahında bizimle tarlaya gelmek için çok ısrar etti. Ablası kurban olsun, keşke ben ölseydim onun yerine. Şu iki cümlesini hiç unutmuyorum: ‘Anne ne olur geleyim, hava çok sıcak, size sık sık su getiririm, birde dolan pamuk önlüklerinizi boşaltırım.’ Ne dediyse annemi ikna edemedi. Annem ‘Mazlum yere basmasın gözüme bassın’ misali ona çok düşkündü. Bu toplumda erkeksizliğin yarattığı sıkıntıyı görmüştü. Ondan Mazlum’u ‘evimin direği, evimin reisi’ diye çağırırdı. Anneler ciğerparelerini hiçbir güvenliği olmayan derme çatma çadırlarda bırakıp işe giderken, aynı zamanda ruhlarını da onlarla bırakıp gidiyorlardı. Çadırların hemen dibinde büyük bir kanal vardı. Pamukları sulamak için saat başı hiçbir uyarı yapılmaksızın tazyikli su bırakılırdı. Çadırda kalan birkaç çocukla kanalda küçük balıkları kovaladıkları bir sırada Mazlum’un ayakkabısının teki nasıl olduysa suya düşmüş. Ayakkabının peşinden gideyim derken tazyikli su onu sürükleyip götürmüştü. Bir ikindi vaktiydi bizim çadırdaki çocuklar koşarak 10 km uzaklıktaki pamuk topladığımız tarlaya geldiler. Nefes nefese kalmışlardı. Birkaç cılız ses çıktı. Mazlum, dediler.  Mazlum dedikleri gibi annem düştü. Bir süre sonra kendine gelen annem Mazlum’a ne olduğunu sordu. Çocuklar dahi annemin Mazlum’a olan düşkünlüğünü biliyorlardı. Kanala girdiğini boğulduğunu söyleyemediler.  Biz çadırlara ulaştığımızda su mazlumu kuyuya sürüklemişti.  Kuyudan mazlumun cesedini çıkardıklarında karnı balon gibi şişmişti. Mazlum’un ölümü içimize kor bir ateş düşürdü. Hala yüreğim kan ağlıyor, inan ki boğuluyorum. Hayal kurmaktan korkuyorum. Düş kurmaya çalıştığımda babamın ölümünü görüyorum, anneannemin ve Mazlum’un ölümünü. Annemin aklını nasıl kaçırdığını görüyorum. Birde yoksulluğu…  Lafta akrabalar vardı fakat iş icraata gelince yapayalnız kaldığımızı gördüm.

    DEVAM EDECEK…

  Aysel ÖZDEMİR