BİR RÜYA KADAR YAKIN

29 / 05 / 2018


  Hacer hem kendisiyle hem de hayatla barışık bir insandı. Bir yandan sevdiği ‘özgürlük çiçeğimsin’ şarkısını söylüyor. Diğer yandan kahvaltı sonrası birikmiş bulaşıkları makineye yerleştiriyordu. Neşesi yerindeydi. Sofrayı her zaman bahçenin bir köşesine silkelerdi. Ekmek kırıntılarını kuşlar yesin, börtü böcek nasiplensin diye. Kuşlarla birlikte az şarkı söylememişlerdi.

  Bir sonbahar günüydü. Bunaltıcı bir hava hakimdi.  Bahçelerinde bulunan ağaçlar hüzünlü sarı elbiselerini giymişlerdi. Bir ikindi vaktiydi. Hacer günün bu saatini çok seviyordu. Etrafı silip süpürmüş, bahçedeki yaşlı dut ağacının altındaki eski tahta sandalyelerinden birine oturmuştu. Ocağın üzerinde kısık ateşte demlemeye bıraktığı çayın kokusu etrafı kaplamıştı. Bahçe kapısında içeriye giren babasının elinde bir kağıt vardı. Güleç yüzlü babasını daima neşeli görmüştü. Babası hayata hep iyi tarafından bakardı.

Hacer’in yanına gelen babası, yaşlı gözlerle durduk yere ona sımsıkı sarıldı. Hacer onu yaşlı gözlerle daha önce hiç görmemişti. Durduk yere sarılmasına da anlam vermemişti. Babası hüzün ve sevincin birbirine karıştığı bir ses tonuyla ‘’Müjde kızım tayin yerin belli oldu. Uğurca köyü, biraz uzak ama aracımız var şükür, sık sık ziyaretine geliriz. Hadi hayırlısı olsun’ dedi. Hacer uzun süredir beklediği bu haber karşısında mutlulukla hüzün karışımı bir duygu yaşadı. Aslında babasında da aynı duygular vardı. Ailenin tek çocuğuydu. Onlardan hiç ayrılmamıştı. Üniversiteyi de memleketinde okumuştu. Bu aynı zamanda bir ayrılık haberiydi.

  Hacer’in içinde anlam veremediği tuhaf bir his vardı. Güneşli güzel bir gündü. Anne ve babasıyla tayininin çıktığı köye gelmişlerdi. Kısa bir süre yanında kalan ailesine yol görünmüştü. Babası çalıştığı iş yerinden ancak bu kadar izin alabilmişti. Ailesi gittikten sonra içini büyük bir hüzün kaplamıştı. İlk defa onlardan ayrılıyordu. Hacer’i sevgi ve ilgi ile el bebek gül bebek büyütmüşlerdi.

  Eylül ayıydı. Okulların açıldığı ikinci haftanın sonuydu. Ailesi onu ziyarete gelmişti.  Bir gece vakti babasıyla dışarı çıkmışlardı. Neredeyse ilk defa babasıyla yalnız yürüyorlardı. Babası bir şeyler söylemek istiyordu, fakat söylemekte çok zorlanıyordu. Sonunda söze başladı: ‘’ Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama söylemek zorundayım. Ölümlü dünya, ölmeden sana gerçeği söylemek boynumuzun borcu.’’ Konuşmakta zorlanıyordu. Yutkunarak tekrar söze devam etti: ’’Bizim çocuğumuz olmuyordu. Bizde Çocuk Esirgeme Kurumu’na başvurduk. Seni aldığımızda henüz üç aylıktın. Yuvamıza sevinç ve neşe kattın, hayatımıza renk kattın. Sen bizim her şeyimizsin gözümüzün nurusun’’ diyerek ona sımsıkı sarılmıştı. Hacer neye uğradığını şaşırmış, adeta yerinde taş kesilmişti.  Aylarca bu şoku üzerinden atamamıştı.

  Hacer ellerini başının altında kenetlemiş, sırt üstü uzandığı yatağından geçmişe dalıp düşünürken, içi burkuldu. Yatağından kalkıp odasında düzensiz birkaç tur yaptı. Bedenini bir sıcaklık bastı. Pencereyi açtı. Hava serindi. Pencereyi kapattı, ince tül perdesini çekti, gidip kanepeye oturdu. Kaldığı odanın penceresinin bahçeye bakması, içini serinletiyordu. Köyün anayol girişi hemen karşısındaydı. Ayrıca köyün evlerinin bir kısmını görüyordu. Her sabah okula gitmeden pencerenin perdesini açar, bir yandan kahvaltısını yaparken diğer taraftan da tam karşısında durup üst üste korna çalan köy postasının yanına elindeki süt, yoğurt, peynir ve yumurtalarıyla alel acele adımlarla gelen kadınlara bakar; bu kadınların her sabah düzenli bir şekilde, ürünlerini satması için köy postasının yanına gelmelerini keyifle izlerdi. Sabahları bu vakitlerde annelerinin arkasında ağlayan çocuk sesleriyle, sürüye bırakılan koyun sesleri birbirine karışırdı.

  Önceki gün okul çıkışında, sokağın başında o kadını görmüştü. İçinde fırtınalar kopmaya başlamıştı. Okula her gidişinde, sokağın başındaki evin kapı eşiğinde oturup, yün kazakları sökerken, kendisini gözden kaybolana kadar gözlüyordu. Kimdi bu kadın. O kadını gördüğünden beri uyku tutmuyordu gözleri. İçini tuhaf bir his kaplamıştı. Kendisini yapayalnız hissediyordu.

  Kendisini kanepenin üzerine bıraktı. Geçmişe daldı. Uzun bir zaman önce rüyasında gördüğü o kadının korkunç iniltilerini, ağıtlarını, canlandırdı gözünde. Yıkıldı yıkılacak olan evin giriş kapısının eşiğinde, yere çömelmiş dirseklerini dizlerine dayamış, başı elleri arasında, yaşlı gözlerle bakıyordu kendisine. Yaşlı kadının iki dudağı arasında sadece bir cümle dökülmüştü.  ‘Meryem, kızım’ demişti. Hacer rüyadan sonra derin bir iç çekmiş ve bu rüyasını hiç kimseye söylememişti. Ne garip bir rüya demişti kendi kendisine. Daha önce hiç tanımadığı, görmediği, gözlerinde korkunç bir isyan olan bu kadın kimdi. Neden sürekli birilerine küfrediyordu. Hacer birden bire, elektrik çarpmış gibi sarsıldı. Ne saçma sapan bir rüyaydı bu böyle. Bütün benliğini saran bu rüyayı uzun zaman sonra neden hatırlamıştı. Yine daraldı, gidip pencereyi açtı. Yağan yağmurun etkisiyle içeriye ot ve toprak kokusu doldu. İçi biraz ferahlayan Hacer sevdiği Türk kahvesinden bir fincan yapıp pencerenin yanındaki sandalyesinde kurulup dışarıyı dinledi. Etrafta sessizlik hakimdi. Kahvesinin son yudumunu içerken, uzaklardan köpek havlamaları ve çobanın ıslıkları işitiliyordu. Horoz ötüşleri ve çobanın ıslıkları sabahın habercileri idi. Çünkü çoban bu saatte koyun sürüsünü evlere salıyordu. 

  Devam edecek…