Çaresizliğin böylesi 2

10 / 01 / 2017

Dicle, dirseklerini dizlerine dayamış, başı ellerinin arasında, etrafı gözetliyordu. Gözleri duvarda asılı duran Fırat’tan tek hatıra kalan resme takıldı. Fotoğrafı çektikleri anı hatırladı. ’’Evlilik sevgiyle, aşkla, insanın kendi iradesiyle karar vermesi gereken bir durumdur’’ demişti Fırat. ‘’Ben seni seviyorum, sen de beni. Ben istesem de seni bana vermeyeceklerdi. Seni de istemediğin bir adamla zorla evlendireceklerdi. Kaçmaktan başka çaremiz yoktu.’’ Yüzümdeki tedirginliği ve gözlerimdeki korkuyu gören Fırat, ellerimi sıkıca tutup ’’benim için önemlisin’’ demişti.’’Seni kaçırırken kefenimi giydim damatlık elbise yerine. Bu işin ucunda ölümün olacağını biliyorum, ama bu toplumun kendi nefislerine nasıl hoş geliyorsa koydukları kuralların canı cehenneme.’’ demişti. Dedikodunun, acımasız iftiraların canı cehenneme. Bu korkunç cehaletin canı cehenneme. Öfkeyle karışık yükselen sesi, fotoğraf stüdyosunda çalışanların bakışlarında tedirginlik yaratmıştı. Kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Hızlı hızlı soluk alıp veriyordum. Yaşadığım endişe, üzerimde öyle bir baskı yaratıyordu ki sanki beni boğacak, kemiklerimi un ufak edecekti. Birden sıkıca ellerimi tutan Fırat’ın gözlerindeki, kalbimi okşayan sevgisini, samimiyetini, içtenliğini gördüm. Bu duruşundan cesaret aldım. Bu hali bana umut vermişti. Gözyaşlarımı eliyle silen Fırat, bana sıkıca sarılıp yanağımı okşadı. Başımı kaldırıp ona baktım, gülümsedi.

   Hayatın haksızlıklarına başkaldırması onu yormuştu, adeta yaşlandırmıştı. Sanki üç dört ayda, gözlerinin çevresinde, kederli ruh halini yansıtan derin çizgiler oluşmuştu. Yüzü çökmüştü. Sıkıntının neden olduğu çizgiler, belirgin olmuştu yüz hatlarında. Gözlerinde tarif edilmeyecek bir acı vardı. Fırat görmesin diye titreyen ellerimi, eteğimin kıvrımlarının arasına sakladım. Ama benim gibi inatçı gözyaşlarıma, bir türlü engel olamıyordum. Sessizce yanaklarımdan süzülüp dudaklarıma kadar tuzlu bir tat bırakarak akıveriyorlardı. Başımı dayadığım Fırat’ın göğsünde, kendimi o kadar mutlu ve güvende hissediyordum ki bu anın bitmesini hiç istemiyordum. Fırat’ın halen dinmemiş olan öfkeyle karışık gür sesiyle birden irkildim. ’’Dört beş ay da olsa benim için el kapısı. Kafese kapatılmış kuşlar gibi yaşamak bana dokunuyor be Dicle. Bu insanların cömert davrandıkları tek şey nasihat vermek, bizi kınamak, yermek. Günlerdir gözüme uyku girmedi. Başım çatlayacak. İş için başvurduğum her yerden olumsuz cevap aldım. Elimi uzattığım her umuttan bir keder düştü yüreğime.’’ Fırat efkârlı ve çaresizliğin böylesi dedirtecek bir ses tonuyla devam etti. ’’Ben, gözümü yoksul ve çaresiz babanın bakışları altında açtım. Ve bu, her bayram geldiğinde, başkasının eline bakan yetim çocukların bakışları gibi dokundu içime. Yediğimiz lokmanın hakkını, en zor işlerde çalışarak kazandım. Ama yine de güç yetiremedik, sefalet kokan yanımıza. Biliyor musun Dicle: Bu toplum hep bizi küçümsedi, horladı, en sona saydılar bizi. Lakin içimi ezmelerine, onuruma dokunmalarına izin vermedim. Babamın ömrü boyunca köle muamelesi görmeyi kabul etmiş olması, benim de bu durumu kabulleneceğim anlamına gelmez.’’  Fırat’ın sözleri kurşun gibi ağırdı. İçime dokunuyordu. Yüreğim kan ağlıyordu. Ama hayat şartlarının ve insanların acımasızlığını görmüştüm ve onu çok iyi anlıyordum.

   Dış kapının çalmasıyla birden ürpererek kollarımı bedenime doladım. Ne kadar süredir duvardaki fotoğrafa bakıp daldığımı bilmiyorum. Ama geçmişe gidip o anları tekrar yaşamak beni tekrar yaraladı. Acılarım tazelendi. Birden dizlerimin bağı çözüldü, yere çöktüm. Bazen insan kendi derdine düşünce başkalarını düşünemiyor. Duvardaki resme dalınca, yanı başımda olup biteni duymuyor, görmüyorum bazen. Fırat’ın annesinin sesiyle irkildim: ‘’Dicle,  kapı çalınıyor. Açsana, mazlumun sesini duydum. Kaç keredir sesleniyorum, şu kapıya bak, duymuyor musun beni?’’diye. Kaynanam hastaydı ve defalarca seslenmesinden sonra duymuştum sesini. Evet, gelen oğlum Mazlum’du. Mazlum Fırat’tan bana kalan tek hazineydi. Hayata beni bağlayan, bakıp da gülümsediğim tek şey. İçinde bulunduğum ortam, bana acıdan ve beni suçlamaktan başka hiçbir şey vermedi. Fırat’ın kardeşi Abdullah’ın yani kaynımın, askere gidip de bir daha dönmemesine hep beni sebep gördüler. Suçluydum. Akraba, konu komşu hep beni suçladı. Sözde Fırat’ı ben ayartmışım. Kimisi yılan, dedi; kimisi şeytan dedi. Akla hayale ne gelirse söylendi. Bense sadece sustum ve sessizce ağladım. Çünkü gidecek hiçbir yerim yoktu. Babam benim için: ’’Elimizi kirletmeye bile değmez.’’ demişti. Annemse ’’Dicle diye bir kızım yok, sütümü ona helal etmiyorum, benim için o ölmüştür.’’diye haber göndermiş. Bu kapıda da kalmama, Mazlum sayesinde müsaade edilmişti. Ben, hiç kimseydim herkes için ve yalnızdım. Her ne kadar Fırat’ın annesinden çok ağır sözler işittiysem de yine de ona karşı müthiş bir acıma duyuyordum. İki oğlu gidip dönmemişti. İso  Nene’nin yüzü çökmüştü, gözlerinde çaresizliğin ifadesi vardı. Yaşadıkları, yaşamak zorunda bırakıldıkları onu, büyük ve acımasız bir yükün altına sokmuştu. Hayat ondan iki evladını almıştı. Üstelik yaşayıp yaşamadıklarını bile bilmediği bir bilinmezlikle baş başa bırakmıştı. Evlatlarının ölüsüne bile razıyken hayat bunu bile ona çok görmüştü. Oysaki o bunları hak edecek hiçbir şey yapmamıştı. Elleri eskimiş bir ayakkabı derisi gibi yıpranmıştı. Bedeni yaşının çok üstünde gösteriyordu. Geniş, yuvarlak, şiş yüzü kırışıklarla doluydu. Saçları beyazlamış, yüzü buruşmuş, elleri nasır tutmuştu. Bu kederli yüzü aydınlatan etrafına sevgiyle nur saçan sadece siyah gözleriydi. İso Nene’nin yasta olduğunu simgeleyen siyah eşarbı ölünceye kadar başındaydı.

  DEVAM EDECEK…