Çaresizliğin böylesi 3

17 / 01 / 2017

     Dicle, başı önünde, gidip pencerenin pervazına oturdu ve senelerdir içinde biriktirdiği öfkeyle karışık ses tonuyla konuştu:’’Çok sessiz bir gün, ertesi gün de öyle olacak, bir sonraki gün de, ondan sonraki gün de.’’Dicle,  küçük kaynı Ahmet ile evlenmeye razı gibi görünse de gönlü razı değildi. Dicle’nin kalbi zehirli ve paslı bir hançerle yarılmıştı sanki. Ahmet, Dicle’nin bu karamsar, adeta ölüm kokan konuşmasından ürktü ve elinden hiçbir şeyin gelmemesinin acısıyla orasını burasını kanatırcasına vücuduna tırmalıyordu. Hiç konuşmadan Dicle’yi dinliyordu. Dicle:’’ Ben dedi, bu eve geldiğimde sen, on yaşındaydın; Abdullah ise on üç. Annenle babanla birlikte kaldık bu evde. Aynı odayı paylaştık, birlikte oturduk, birlikte uyuduk. Çünkü başka odamız yoktu.’’ Konuşurken ağlamasını gizlemeye çalışan  Dicle’nin hıçkırıklarıyla oda kederli bir yasa bürünmüştü. Dicle:’’ Ahmet dedi, konuşmasına devam ederken Fırat’a olan sevgimi, sadakatimi biliyorsun. Akraba, konu komşu, bu eve gelen herkes beni suçladı. Fırat’ı güya ben ayartmışım. Beni isteyen adama hangi hakla hayır demiştim ki? Kaderime razı olmalıymışım. Böylelikle ne aileme karşı gelmiş olurdum ne de Fırat’ın hayatını yakmış olurdum. Fırat’ın gidip gelmemesinin suçlusu bendim. Abdullah’ın askere gidip dönmemesinin suçlusu da bendim.

  Bu toplum, beni suç unsuru olarak gördü. Ve bana söyledikleri, benimle ilgili olarak şüphelendikleri, iki suç unsuru vardı. Biri, toplumda itibarının zedelenmemesi için babamın eşimi öldürmüş olma ihtimali; diğeri, kendisine hangi cüretle karşı gelip evlenme isteğine karşı geldiğim ve inadına hayatın karanlık yüzünü bana göstermekten bir an geri kalmayan eski nişanlımın eşimi öldürmüş olma ihtimali. Yani her iki ihtimalde de suçlu yine bendim.

   ’’Ahmet, sen on sekiz yaşındasın. Ben yirmi sekiz… Ve bana bu ana kadar yenge dedin. Ben de oğlum Mazlum’dan ayırt etmedim seni. Bu durumu bize kabullendiren çürümüş gelenekten başkası değil. Biraz önce nikâhımızı kıyan köyün imamının da bu yanlış din algısıyla sarf ettiği sözlerin, adaleti tesis etmek için indirilmiş kitabımızla hiçbir ilgisi yok. Neymiş efendim, melekler her gün bize lanet edermiş. Namazımız, orucumuz kabul edilmezmiş. Çünkü sana nikâhım düşüyor ve aynı odada kalıyoruz. Dinden ve insanlıktan dem vuranlar, laf cambazlığı yapacaklarına bize iki oda yapsalar ya, hem bu şekilde ayrı odalarda yatma şansımız olurdu. Sürekli, kanayan yaramızı sarmak değil de bu yaraya tuz basmalarına ne gerek var ki. Evimize her geldiklerinde Fırat ve Abdullah’tan bir haber var mı, diyerek içimizde debelenen öfkeyi, kan ağlayan yüreğimizi hiç mi hiç düşünmediler! Çok zalimler, yalancı ve hainler. Ben her zaman umut dolu bir hayat yaşadım ve yanlışlarla gücüm yettikçe savaştım. Ama bugün gördüğün gibi hayatımı karartacak, yaşam adına ne varsa önemini yitirecek, korkunun, çaresizliğin beni yenmesine izin verdim. Hayatın ve çaresizliğin kıyısında büyük bir arzu ve aşkla ölümü diledim. İçimde birikmiş bu acıları anlatırken seni ne kadar incittiğimin farkındayım. Bugüne kadar dört duvar arasında sıkışmış bir vaziyette yaşadım. Hayat benim için hep sisliydi. Bana yapılan bütün haksızlığa, atılan bütün iftiralara, bir suçluymuşum gibi yapılan hakaretlere hep sustum. Bütün bunlara sen de şahitlik ettin. Bu ana kadar son derece sıkıntılı bir süreç yaşadım. Dedim ya hayat bile bütün güzelliklerini, tozpembe renklerini benden çekip bir yerlere gizlemiş sanki. Güneş, ışığını çekmiş hayatımdan. Bunca kalabalığın içinde yapayalnızım. Ben daha doğmadan canıma kastetmişler. Beni anlamayan, ruhsuz bir toplumda dünyaya gözlerimi açmış olmam, belki de en büyük talihsizliğim. Yaşadıklarım beni kör, sağır, dilsiz, hiçbir şeye tepki vermeyen bomboş bir insan haline getirdi. Aşktan, sevgiden, umut etmekten, hayal kurmaktan uzak, sadece nefes alan bitik bir ruh… Ahmet, sırtını duvara dayayarak ayaklarını da göğsüne doğru çekip başını dizlerinin üstüne koyarak Dicle’yi dinlerken içine tarifsiz bir acı saplandı. O an gözyaşlarına hâkim olamadığından başı dizlerinin üstünde duran Ahmet, başını kaldırıp gözlerini kırpıştırarak baktı Dicle’ye. Dicle’nin dizlerinin titrediğini, yüzünün her zamankinden biraz daha fazla solduğunu, dudaklarının titrediğini, çaresizliğini, zayıflığını her geçen an biraz daha hissederek, Dicle’nin yaralı kalbini görmüştü. Dicle’nin ruh halini okuyan Ahmet, kötü bir psikolojiye bürünmüştü. Duygularını kelimelerle anlatmaktan aciz duruma düşmüştü. Gözlerini elleriyle kapatan Ahmet hem güneşi hem de gerçeği engellemeye çalıştı bir anda. Fakat gözlerini ne kadar kapatırsa kapatsın,  beyni ve kalbi gerçeği görmüştü. Bu durumu Ahmet her şeyiyle çözmüştü.