DEYREZOR’DAN URFA’YA BİR KAÇIŞ HİKAYESİ: ALİYE EL-AHMET

19 / 12 / 2017

Aslen Deyrezorlu bir aile. Deyrezor’da savaş zorluğundan kaçarak İdlib’e yerleşiyorlar. Daha sonra da Antakya’dan Türkiye’ye giriş yapıyorlar. Ancak oradaki yoğunluktan dolayı Urfa’ya geliyorlar. Evin Hanımı Aliye El-Ahmet’e  başından geçenleri şöyle anlattı;

Deyrezor’a bağlı bir köyde dünyaya geldim. Liseyi bitirdikten sonra kendi  isteğimle okumadım. On sekiz yaşında evlendim. Altı çocuğum var. Ne zaman ki savaşın ucu bize dokunmaya başladı her şeyimiz altüst oldu, dünya başımıza yıkıldı. Kendi evlerimizden çıkamaz olduk. Sürekli dışarı çıkma yasağı bizi açlıkla burun buruna getirdi. Evdeki erzakımız tükendiği halde dışarı çıkamadığımızdan günlerce aç kaldığımız oluyordu. Bu duruma tepki gösterenler, acımasızca öldürülüyordu. Ya da çok kötü işkence görüyorlardı. Çocuklarımız korkudan ağlayamıyorlardı. Çocukların gözleri önünde babalarını hiç acımadan öldürüyorlardı. Annelerine, ablalarına, hayatları boyunca unutamayacakları çirkin şeyler yapıyorlardı.  Çocuklarımız savaşın içinde kin ve nefretle büyüdüler. Bu çocukların gözlerindeki kin yarın öbür gün ya canlı bomba olarak ya da kan kusturan bir düşman olarak bu savaşı yapanlara geri dönecek. Şu an hepsi psikolojik desteğe ihtiyaç duyuyor. Hayata ve insanlığa karşı büyük bir güvensizlik içindeler. Adı sanı beli olmayan, farklı farklı şivelerle konuşan, farklı giyimleri olan silahlı gruplar geliyorlardı. Kim oldukları belli değildi. Namusumuz kirletiliyordu. Her gelen diğerinden daha kötüydü. Canları ne zaman istese evi arayacağız deyip bizi dışarı çıkarıyorlardı. Onlar için vaktin hiçbir önemi de yoktu. Korkudan neyi arıyorsunuz diyemiyorduk. Evimizin altını üstüne getiriyorlardı. İyi kötü kendi köyümüzde, kendi topraklarımızda huzurluyduk. Evimiz vardı. Arabamız vardı. Altmış dönüm kadar ekip biçtiğimiz tarlamız vardı. Bu savaş bizi perişan etti. Ya orda kalıp o soysuzların her dediğini yapacaktık, yani onursuzluğu, yalakalık yapmayı, yalan söylemeyi ve onlara katılıp insan öldürmeyi kabul edecektik.  En kötüsü de kendi evimizde, doğup büyüdüğümüz köyümüzde bir mülteci gibi yaşayacaktık. Ölümle yüz yüze gelmiştik, kaçmaktan başka çaremiz yoktu. Evimizi barkımızı, hayvanlarımızı, tarlamızı bırakırken geleceğe dair tüm güzel hayallerimizi de orda topraklarımızda bırakarak geldik. Keşke dünyadaki tüm insanlar sesimi duysa. Şöyle haykıracaktım. Yeter bu kadar öldürdüğünüz biz anneleri ve masum çocukları.