UZAKLARDA YARIM KALAN HAYAT

12 / 12 / 2017

   Odada bir süre dolaştı, zihni yorgun, kafası karışıktı. Geçen bunca yıla acıyor, yüreği burkuluyordu. Bu kadar olmamalı diyordu. Odada yalnız bulunan Gülnaz etrafa şöyle bir göz attı. Acısıyla tatlısıyla yirmi sene yaşamıştı bu evde. Güzel günleri de olmuştu, gözleri birden salonun karşı duvarında ki aynaya takıldı. Uzaktan kendisine baktı. Genç olmasına rağmen epeyce yaşlı görünüyordu. Elleri kırış kırış olmuş, vücudu hafif öne eğilmişti. Zayıf ve yorgun görünüyordu. Siyah ince kaşları ela gözlerini çok güzel gösteriyordu. Aynadan uzaklaştı. Pencereye doğru yürüdü. Perdenin bir ucunu kaldırıp dışarıya uzun uzun baktı. Sıkıldı perdeyi sıkıca kapattı. Bir süre kanepede oturdu. Koca evde sinirlerini bozan duvardaki eski saatin tik tak seslerinin dışında ses yoktu. Televizyonu açmak istedi vazgeçti. Oturduğu kanepenin dibindeki masanın üzerinde bulunan, kaynanasıyla kayınbabasın henüz sağlıkları yerindeyken, mutlu bir günde çektirdikleri siyah beyaz fotoğrafı eline aldı. Gözleri doldu. Gelin olarak geldiği günü hatırladı. Herkes dağılmış, kocası onu elini öpmesi için annesinin kaldığı odaya götürmüştü. Henüz gelinliği üzerindeydi. Kaynanasının elini öpüp alnına götürmüştü. Ama tuhafına giden şey kadının kuru bir odun gibi hiç hareket etmemesiydi. Konuşmak, bir şeyler anlatmak istiyordu, ama dili dönmüyordu. Yanaklarından süzülen gözyaşları ne kadar da çok şey anlatmıştı. Yüksek tansiyon sonucu tüm bedeni felç olmuştu. Gülnaz yaşlı ve yatağa bağımlı kaynanasını, görmediği annesi gibi sevmiş ve bağrına basmıştı. Ona bir annenin çocuğuna bakması gibi bakmış, banyosunu yapmış, tırnaklarını kesmiş, altını temizlemiş, yemeğini vermiş, suyunu içirmiş öf bile dememişti. Kocasının kendisini anne ve babasına bakması için getirdiğini ilk gün anlamıştı. Yatalak kaynanası altıncı ayda vefat etmişti.

  Kayınbabasıyla yirmi sene aynı evde yaşamıştı. Öz babasını görmemişti ama kayınbabası ona babalık yapmıştı. Hiçbir şeyden mahrum etmemişti. Birkaç gün önce kayınbabasını da kaybetmişti. Afyon’un küçük bir köyünde yaşıyordu. Şimdi yapayalnız kalmıştı. Gidecek bir yeri, sığınacak kimsesi yoktu.  Annesi onu doğurduktan sonra ölmüş. Babası da işsizliğin verdiği sıkıntıyla Avrupa’ya gitmiş, kızını amcasına bırakmıştı. İşlerini yoluna koyar koymaz onu yanına alacaktı. Heyhat zaman su gibi akıp gitmiş, ne babası onu yanına almış, ne de hayat kendisine gülmüştü. On beşine basınca amcaoğluyla evlendirilmişti. İsteyip istemediği sorulmuş mu Allah bilir.

   Uzun süreli bir birliktelikten sonra çocukları olmuyor diye kocası onu boşamıştı. Gözünü açtığı büyüdüğü ekmek yediği barındığı kapıydı. Yapılan tüm haksızlıkları sineye çekmişti,  çekmek zorunda olduğunu da biliyordu. Şikayet etmesi, içindekileri dilendirmesi gibi bir lüksü yoktu zaten. Tozpembe görünen ama azgın, şımarık, gayesiz ve beyhude bir hayattı. Bu dünya zalim ve mazlumun beraber yaşadığı bir işkence yeriydi.

  Afyon’dan gelen görücüler için, adet yerini bulsun diye amcası dil ucuyla sormuştu. Ne fark ederdi ki? Öyle ya da böyle verilecekti.  İki günün geliniyken kocası, evli ve çocuklarının olduğunu söylediğinde, boğazı düğümlenmiş, yutkunamaz hale gelmişti. Zalim, bencil kocası ‘baban yok, annen yok, bir evin barkın yok, yetimsin, sahipsizsin, ben sana iyilik yaptım, mutlu olacağın bir hayat bahşediyorum, sadece anneme babama bak, gözüm arkada kalmasın yeter, onların tek çocuğuyum, hakları var üstümde’ demişti.

   Kocası ailesi ile ilgili tüm sorumluluklardan kaçmış, İstanbul’a yerleşmişti. Sene de bir ya da iki defa gelen kocasının durumunu kabullenmişti. Kocası evliydi ve üç çocuğu vardı.  Kayınbabasının ölümünden sonra Ferit Bey’in evi ve koyunları satıp, Gülnaz’ı da hizmetçi olarak İstanbul’a götüreceği dedikodusu yayılmıştı. Gülnaz bunun dedikodu olmadığını, eşinin gerçekten böyle bir şey yapacağını çok geçmeden anlamıştı.

  Titreyen ellerinden resim düşmesin diye büyük bir itinayla tekrar yerine koydu. Ayağa kalktı, derin bir nefes aldı, dizleri titrediğinden olsa gerek düzensiz adımlar atarak odanın içinde dolaşmaya başladı.  Yüzü tıpkı bir ölünün yüzü gibi soluk ve beyazdı. Gereksiz yere birkaç kere kapıyı açıp kapattı. Korkuyordu her şeyden, en ufak seslerden. Gideceği hiçbir yeri yoktu. Ne zaman geçmişe dalsa çektiği tüm acılar yeniden canlanıyor, kabuk bağlamış yaraları yeniden kanıyordu. Birden ağılda koyunlarının sesini duymuştu. Koyunları son kez otlatmaya götürecekti. Omuzlarını kısarak istemeye istemeye çıktı evin avlusundan. Son bir kez dönüp bakmadı eve. Yöreye has elbisesiyle doğulu bir hava yansıtıyordu. Öbek öbek yayılmış koyun sürüsü yolun kenarından yürüyordu. Gökyüzü bu günde mavi elbisesini giyinmişti, koyunlarla birlikte yol alan Gülnaz sırtında soğuk ürpertilerin dolaştığını hissetti. Sabah aç karınla meyve suyuna tuz ruhu koyup içmişti. Gözlerinin önü kararmaya başlamıştı. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Ateşten olsa gerek yanakları al al olmuştu. Ellerini dizlerine dayayarak bir taşın üzerine attı kendini. Gözleri yerde bir şey arar gibi bakıyordu. İçi dışına çıkacakmış gibi acı veriyordu. Hıçkırıklara boğulmuştu. Toza toprağa bulaşmış kirli eteğinin ucuyla sık sık burnunu siliyordu. Yüzünden kanı çekilmiş, gözlerini korku bürümüştü. Gökyüzü kararmış, karanlığın içinde acı acı inleyen bir inilti duyuluyordu. İnsanı ürküten bir sesti bu. Bir kadının ağıdına benziyordu. Son nefesini vermekte olan, mecali kalmamış kimsesiz bir kadının ağıdı. Bu acı acı inleyen sesten yer ürpermiş, yerde ve  gökte bir huzursuzluk baş göstermişti. Çömeldiği taşın üstünde son kez gözü uzaklara bakarak can veriyordu.