YETER

08 / 08 / 2017

  Yeter, yıkık dökük, harabeyi andıran bir evde yaşıyordu. Evin bakımsız bir avlusu vardı. Avlu duvarları yıkılmaya yüz tutmuş, duvar çatlaklarında otlar yeşermeye başlamıştı. Bahçede, yaşlı bir dut ağacı, üzüm asması ve asmanın dibinde kendi ektiği çok hoş kokulu güller vardı. Sabahın köründe işe giden işçiler güllerin yanından geçerken kokusunu derin derin ciğerlerine çeker, arkalarında bir dua bırakarak öyle geçer giderlerdi. Fakat Yeter için çoktan hazan gelmişti. Çok sevdiği asması kurumaya yüz tutmuş, güller açmaz olmuştu. Ağaçların yaprakları dökülmüştü. Mevsim sanki ölümü çağırıyordu.

  Soğuk kış günlerinin güneşli bir günüydü. Aile meclisi Yeter için tekrar toplanmıştı. Aile meclisi derken kayınbaba, kaynana, görümceler ve mecburen bulunması gereken diğer gelinler…

  Suçlamalar, hakaretler, dövmeler hiç bitmemişti Yeter için. Yıllardır katlanmaktaydı bu makûs talihe. Fakat buna rağmen bir türlü yaranamamıştı. Bir türlü yakıştıramamışlardı Yeter’i oğullarına.  Farklı bir kültürün içinde doğmuştu, giyim kuşamı, yemek kültürü farklıydı. Fakat her haliyle uyum sağlamaya çalışmıştı bu yeni aileye. Aile fertleri toplanmıştı. Karşısında kaynanası oturuyordu. Üzerinde oturduğu iskemlede elleri kucağında hafifçe öne eğilmiş Yeter’i süzüyordu, yüzünde gizli bir kin vardı. Kaynananın biraz ötesinde kayınbabası yere bağdaş kurarak oturmuş,  gri ceketi yere geliyordu. Çıkık anlındaki damarlar öfkeyle kabarmıştı. Kendi elleri ile zeytin çekirdeğinden yaptığı tespihini düzensiz bir şekilde hızlı hızlı çekiyordu. Sağında ve solundaysa yüzleri korku ve tedirginlik içerisinde olan eltisi ve görümceleri oturuyordu. Yeter yargılayan, inciten bakışlar altında adeta mahkemede sanık sandalyesinde hesap veren sanık gibi karşılarında oturdu. Ve oturduğu iskemlesinde biraz daha büzüldü.

  Yeter’in dudakları renksiz ve çatlamıştı. Gözlerinin altındaki halkalar derinleşmiş, mordan siyaha çalan renge bürünmüştü. Ellerini dizlerinin üzerinde kavuşturmuş bakışlarını kurumaya yüz tutan çok sevdiği üzüm asmasına dikmişti. Yeter, dizlerinin üzerinde kavuşturduğu ellerini birbirinden açarak sesini yükselterek: ‘’Benden nefret ediyorsunuz, biliyorum. Saçma sapan geleneklerinizin, kurallarınızın tutuculuğundan bıktım. Suçum ne, neden benden nefret ediyorsunuz, benim gitmemi niçin istiyorsunuz? Ben on sekiz yaşındayken siz gelip beni gördünüz, beğendiniz aldınız.  Bunun tersi mümkün mü biz kadınlar için? Çocukları kendi kanımla, canımla ben doğurdum, isimlerini siz koydunuz. İki yavrumu toprağa verdim, zamanında müdahale edilseydi bekli de şimdi yaşıyor olacaklardı. Sürekli duygularımı bastırdım, öfkeme hakim olmaya çalıştım. Kendi dünyamda hep yalnızdım. Geldiğim günden beri kıyafetimden, oturup kalkmamdan, konuşmamdan tutun da, yemeklerinize kadar her şeyinize uymaya çalıştım. Fakat yine de ne yapsam size yaranamadım. Eşim, çocuklarımın babası canı neye sıkılırsa sıkılsın, bir bahane bulur bana çatar. Sonra mı,  siz çok iyi bilirsiniz. Eften püften sebeplerle beni ölümüne döven bu adamın elinden kaç defa kurtardınız. Böyle durumlarda insanın gideceği yeri yoksa insan çareyi ölümde görür, ama ben hep direndim. İnsan onurunu inciten sözlerinize karşı sağır oldum. Yıldırım çarpmış bir çınar ağacı gibi yere yığılmamak için çırpındım. Suçum kendi onurumu kurumak, çocuklarımı boynu bükük bırakmamak, yuvamı korumak. Suçum bu mu? Dizlerimin bağını çözen, beni nefessiz, cansız bırakan, ölümü yakınlaştıran öyle acılar çektim ki. Acılar benden kaçar oldu.’’ Sinirli bir ses tonuyla bağırarak konuşmaktan boğazı kurumuştu. Gözyaşlarına hakim olamıyordu. Bir an gözleri kaynanasının yanında oturan toprakla oynayan ve hayatın onlar için hazırladığı acı gerçeklerden habersiz çocuklarına takıldı. Sonra da eşikte içinde bir kaç parça elbisesi bulunan valizini gördü. Soğuk bir rüzgâr esmeye başlamıştı. Tüm hayallerini rüzgâra bırakıp yüzünü tiksintiyle buruşturdu. Valizini aldı. Arkasına hiç bakmadan,  vücudu kesen soğuğa aldırmadan, nereye gideceğini bilemeden avludan çıkıp gitti.

     Aysel ÖZDEMİR