YOKSULLUK KADER Mİ?

15 / 05 / 2018

  Devran’ı en çok bu yaklaşım yıkar. Düşünür kendi kendine; ‘’hiçbir çareye başvurmayalım, hiç araştırıp sormayalım, sonrada kader deyip işin içinden çıkalım. Tıpkı mağdurun en son söylediği ‘’ne yapalım KADER’’ deyip kendisini bu kelimenin içine mahkûm etmesi gibi.’’

 Devran bunları düşündükçe, aklını kaçırır gibi olur, kahrolur yıkılır. Elbette kadere inanıyordur, ama bu din ‘kader’i neyle ilgili söylemiş. Araştırıp düşünmeyi, çare bulmayı bu hayatı en güzel şekilde yaşamayı da öğütlememiş mi? Oysa giderek insan düşüncesini ipotek altına alan bu anlayış, insan yaşamı/hayatı üzerinde de büyük etki yaratmaktadır.  Geleneğin dar kalıbına sıkışmış bir dinin ve ifade özgürlüğünün bu hayat üzerinde adil bir hükmü olabilir mi?

   Adalet duygusunun/olgusunun yitirildiği toplumlarda, giderek insanların yaşam alanları ve geçim kaynakları da azaltmaktadır. Adaletsiz dağıtımın beraberinde getirdiği iş ve imkân eşitsizliği, toplumsal sınıfların oluşmasına zemin hazırlamakta ve bu toplumsal sınıfların kin ve düşmanlıkla birbirlerine bakmalarına sebep olmaktadır. İşsizlik, işsizliğin verdiği sıkıntı coğrafyada sürekli bir huzursuzluk ve kaosa zemin hazırlamaktadır. Adaletsiz dağıtım, doğal olarak yoksulluğu ve cehaleti de beraberinde getirmektedir. Bu da giderek insanların hayatlarını alt üst etmekte ve onları ümitsizliğe itmektedir. Beklentileri karşılık bulmayan bu coğrafyanın insanı kendini daima ezilmiş ve yalnız hissetmektedir. Ne yazık ki bu acı gerçekler bu hayatın inanılmaz özetidir.

   Sosyal sınıflar arasındaki adaletsizlik kader değildir. İnsanlara dayatılan ucuz hayat, insanlar bu hayatı kabullenmiş gibi görünseler de iç dünyalarında her an patlamaya hazır, kaynamakta olan bir volkana dönüşmektedir. Oysa bir toplumun saadeti ve refahı yanı başındaki fakirini görmesiyle mümkündür.

  Devran tüm bunları düşünürken, uzaklarda ezanın sesi duyuluyordu. Yeni bir gün doğuyordu. Yedi kişilik ailenin bütün gece, aynı çadırda soluk alıp vermeleri, içeriye dayanılmaz bir koku salıvermişti. Devran altı kardeşin en büyüğüydü. Doğan yeni günle birlikte annesi,  tarlaya beraberlerinde götürecekleri öğle yemeğinin hazırlığının telaşındaydı. İki sene önce aldıkları, her tarafı simsiyah olan emektar tencereye pilavın suyunu koyup ocağa bıraktı. Sonra da gelip kızı Devran’ın hazırladığı kahvaltı sofrasına oturdu. Dakikalara, saniyelere ayarlı zamanlarını yerli yerince kullanan bu insanlar, sabah kahvaltısını yaparlarken, diğer taraftan da, öğle için hem yemeklerini pişirirler, hem de akşam elde yıkadıkları çamaşırlarını toplayıp çadırın bir köşesinde bulunan bir çuvala apar topar koyarlar. Her zaman tam vaktinde gelen tarla sahibinin yanında çalışan traktörün şoförü, çadırlara yaklaştığında hazır olsunlar diye başlar korna çalmaya. Korna sesine her zaman bir küfür fırlatan birkaç yaşlı adam, söylene söylene gidip traktörün römorkunda yerini alır. Sabahın ayazında tarlaya çalışmak için traktörün römorkuna binen işçilerin yüzleri hep asık ve yorgundur. Uykusuz ve bitap düşmüş bedenlerinin derdinden kimse kimseye bakmaz.

 Dillerindeki selam sözcüğü bir alışkanlıkla gayrı ihtiyari dökülür. Üzerinde ince bir bluz bulunan, yaşı da epeyce ilerlemiş olan kadınlardan birisi, kollarını bedenine sarmış kaburgalarını kırarcasına dizlerini göğsüne çekmiş tirtir titriyordu. Onun yanında oturan bir diğer kadının, gözleri kısılmış, dişleri birbirine kenetlenmişti sanki. Her zaman olduğu gibi römorkun köşesinde yerini alan, en yaşlıca olan Halime Teyze’nin yeni kına yaktığı saçlarının kâkülleri eşarbının kenarından yine çıkmıştı. Halime Teyze’nin yüzü çökmüş, gözleri çukurlaşmıştı. Dertleri başlarından aşkın olan bu işçilerin yüzlerinde yoksulluğun emareleri görülüyordu. Ayazın soğuğu işçilerin yüzlerini ve ellerini paslı bir bıçak gibi kesiyordu. Yanında geçtikleri tarla başlarında emzikli kadınlar yere çömelmiş, bebeklerini emzirirlerken yine kendi kedilerine. Hatta içlerinden bazıları biraz ileri gidip, birde küfür savuruyorlardı hayatın acımasız yüzüne.

  Haziran ayının sıcağına bu yöre halkı alışkındır. Öğle güneşi tepeden vuruyor, adeta işçileri kavuruyordu. Gökyüzü her zaman mavidir, kurşuni tek bir renk, tek bir bulut kümesi bulamazsınız.

  Devran tarla başlarında durup dinlenen, işçi kadın ve çocukların yüzlerinde ki yorgun ve huzursuz ifadeyi görüyordu. Yalın ayaklı çocuklar zayıf bedenleriyle hayatın ne kadar acımazsız olduğunun resmini çiziyorlardı. Her şeye rağmen o tozun toprağın içinde çocukların gülümsemeleri olağan üstü güzeldi. Devran bu çocukların yanından her geçtiğinde, anlıkta olsa içinde tatlı bir huzur duyuyordu. Bu işçi çocukların, yüreklerinin derinliklerinde kim bilir ne acılar saklanmaktadır diye düşündü. Sabahın köründe işe gidince, beraberinde işe götürmedikleri çocuklarının çadır diplerinde ağlamalarına aldırmamış gibi görünen annelerin ne hissettiğini bilen biri vardır elbette.

  Öğle yemeği için molla verildiğinde, toprağa sere serpe oturan işçiler, büyük bir iştahla yemeklerini yerler. Çoğu işçinin yüzünde öfke belirtileri göze çarpar. Bu hayatın beraberinde getirdiği zorluklar, sıkıntılar, güçlükler, dert ve tasa onları canından bezdirmiştir. Onlarında bir kalpleri var. Umutları, hayalleri ve gönül kaptırdıkları sevgililer. İnsan bir şeyi çok arzuluyorsa ve arzuladığı şey bir türlü gerçekleşmiyorsa, bu durum onda zamanla bir şeylerin heyecanını kırar ve aradaki sevgiyi bile yok eder.

   Yoksulluk; annelerin yüreğindeki acı feryattır.

   Yoksulluk; bir babanın sessizce döktüğü gözyaşlarındaki isyandır.

   Yoksulluk; bir çocuğun çok istediği ama hiç sahip olmadığı hayalleridir.