ZİLAN HANIM 1

16 / 05 / 2017

Zilan Hanım’ın beti benzi solmuş, gözlerinde yaşama sevinci kalmamıştı. Yüzündeki kırışıklıklar acı dolu geçmişinin derin izlerini taşıyordu. Zilan Hanım herkesten, her sözden bir umut devşirmiş, fakat uzandığı her umuttan bir keder düşmüş yüreğine. Yalnızlığına ve kimsesizliğine güç yitirememiş, çoğu zaman hayal kırıklığına uğramış Zilan Hanım. Hayatın acımasızlığına ve insanların bir değil, bin yüzüne şahit olmuş. Tükenmiş, bitap düşmüş bedeni acılar içinde kıvranıp durmuş. Bakışlarında adeta hasta yatağında doktorun yolunu gözleyen bir hastanın ıstırap dolu yansımaları vardı.Yaşıyordu fakat yaşamıyor gibiydi. Yüzünde yaşam belirtisinden ziyade ölümün belirginliği vardı. Zilan Hanım karşımda bir ölü gibi duruyordu.

  Bunca zaman en yakınları olan babası, abisi dayısı ve diğer akrabaları arasında bir gölge gibi yaşamıştı. Fakat cansız, hissiz, tüm duygulardan ve renklerden kopartılmış, sevmeye ve sevilmeye layık olmadığının,  hatta bunu hak etmediğinin vahametine kapılmış bir vaziyetteydi. Sadece nefes alıp veriyordu. Zilan Hanım’ın gözlerinde isyan vardı, kin ve öfke vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse o an kendimden ve tüm insanlar adına insanlığımdan utanmıştım. Zulüm adına bu hayatta her şey vardı. İnsanlar arasında yaşıyoruz, ama vicdan yok, hak yok, hukuk yok, adalet yok ve en önemlisi de Allah korkusu yok. Acıma, merhamet etme, utanma duygusunu kaybetmiştik. Biz utansaydık yanımızda bir kızı istemediği bir adama verdiklerinde,‘beni ısırmayan yılan bir yaşasın’ misali,‘kader’ deyip geçmezdik.  İşin aslı kendimiz için kabullenmediğimiz şeyleri başkaları söz konusu olunca vurdumduymazlığımızdan, nemelazımcılığımızdan, dini bir kisveye bürüyüp nasihatle geçiştirmezdik. Fakat acının rengi yok. Yanı başımızda acı çeken birileri varsa ve onun çektiği acı canımızı acıtmıyorsa insanlıktan dem vurmanın ne âlemi var.

Zilan Hanım’ı ve onun kötü kaderini dinleyince, ölü bir ruhu taşıyan bedenin yıllarca aramızda yaşadığını gördüm. Zilan neredeyse en ayrıntısıyla anlattı yaşadıklarını. Adeta her şeyi yeniden yaşıyordu. İsterseniz onun ağzından dinleyin her şeyi: ‘’Abim Şevket Ağa’nın kızı Zehra’yı sevmişti. Ailem kaç kez istemeye gitmiş, fakatŞevket Ağa Zehra’yı abime vermeye yanaşmamıştı. Babam Şevket Ağa’ya hatırı sayılır kimi gönderdiyse de Şevket Ağabir türlü kabul etmedi. O ağa, biz maraba. Onun gözündebiz tarlasında çalışan, yoksul, biçare insanlaridik. Ailem kaç defa adabıyla kızı istemeye gittiyse de, Şevket Ağa‘davul bile dengi dengine çalar, bunu bilmiyor musunuz’ deyip hep küçümsedi. Yumuşak huylu, mülayim, sakin, efendiliğiyle bilinen abim, zaman içerisinde çok değişti. Agresifleşti, her şeye kızmaya başladı. Yemeden içmeden kesilen, içine kapanan, mecbur kalmadıkça hiç kimseyle konuşmayan biri oldu. Gün be gün gözümüzün önünde eriyip gidiyordu. Ta ki bir gün Şevket Ağa haber gönderene kadar. Haberi getiren aracı şunları söyledi: ‘Şevket Ağa kızı Zehra’yı oğlunuza vermeyi kabul etti, ama bir şartla.’ Ailede herkesin ağzı açık kaldı. Ne şartıymış bu. İnanır mısın, aracının ağzından şart kelimesi çıktığı gibi göğsümün sol yanından bir şeyin koptuğunu, yüreğimi, tarifi imkânsız, derin bir acının sarıp sarmaladığını hissettim. Bir anda Şevket Ağa’nın, ağzı salyalı, ürkütücü bakışlı, biçimsiz yüzlü, el kol koordinasyonunu sağlamakta zorlanan, kendine bakmaktan aciz oğlu canlandı gözlerimde. Kurbanın ben olduğumu anlamıştım. Sanki harlı bir ateş vücudumu tutuşturmuştu. Terlemeye başladım. Ayakta zor duruyordum. İç dünyamda ne fırtınaların koptuğunu annem dışında hiç kimse fark etmemişti. Annemyanıma geldi her iki elimi avuçlarına aldı. Öptü, kokladı ve beni dışarı çıkardı. Bana sımsıkı sarıldı ve şunları söyledi: ‘Zilan, kızım bu coğrafyada kadın kaderine razı olmaktan başka hiç bir şey yapamaz. Her genç kızın gönlünde sevdiği bir erkek vardır yada yoktur. Kaderinde gönül verdiği erkek olursa ne ala, olmazsa da, gönül verdiği erkeği iç dünyasında saklar bir sır gibi ve bu sırrı kendisiyle mezara götürür.’Annem bunları anlatırken gözleri uzak diyarlara bakıyordu. Kederli iç çekişleri içimi acıtıyordu. Ve şimdi annemin ara ara uzaklara dalışlarını çok iyi anladım. Uzaklara dalan bakışlarında yakınında hiç bir şeyinin olmadığını bir kez daha kavradım. Babam ‘düşünürüz’ diyerek aracıyla haber gönderdi.

  Şevket Ağa, beni yarım akıllı oğlu Selim’e istemişti. Kızı Zehra’ya karşı beni deli oğluna istemişti. Şevket Ağa için, abim ya da Zehra için benim isteyip istemememin ne önemi vardı ki! Abimle Zehra birbirlerini seviyorlardı. Kavuşmalarından daha doğal ne olabilirdi ki. Ama birileri mutlu olsun diye birileri de öldürülüyorsa, o mutluluk ne kadar doğru ve insanidir. Gel zaman git zaman bütün çabalarım boşa gitti. BenGüneydoğuluyum, törelerin kurbanıyım, ataerkil toplumun egemenliği altında hiçbir söz hakkımın olmadığını çaresizce kabul etmekten başka çarem yoktu.  DEVAM EDECEK.