ZİLAN HANIM 2

23 / 05 / 2017

‘’Ben abim için bütün yaşamımı hiçbir tepki vermeden bir kenara itmiştim. Düğün gecesi gelinliği giyen Zehra’ydı. Gelin olan mutlu olan sevdiğine kavuşan oydu. Ben gelinlik değil kefen giymiştim. Ruhumu da çok sevdiğim İbrahim’e göndermiştim. Seven sevdiğini alsın diye, beni bir deliye vermekten çekinmemişlerdi. Bana gelinlik giydirdiklerinde başım döndü. Gözümün önü karardı boğazımdan acı bir şeyler yükseldi. Kusacak gibi oldum. Biliyor musun o an içimi garip bir ürperti ve öfke sardı. O ana kadar hiç kimse sormamıştı sevdiğin biri var mı diye. Sen sordun diye söyleyeceğim. O sıralarda vatani görevini yapan İbrahim’i ondan habersiz sevmiştim. Hatta onunla ilgili bir sürü güzel düş kurmuştum askerden geldiğinde ona söyleyecektim. Ben seni seviyorum diye. İç dünyamda İbrahim ile ilgili kurduğum tüm hayallerim sonsuza dek param parça olmuştu. O günden bu güne dek hiç ışık görmeyen tabutun içinde bir cenaze gibi yaşadım. Gündüzün içinde karanlığı yaşadım. Hayatıma güneş yansımadı. Ne zaman güneşe baksam güneş suratını asıp bulutların arkasına saklandı. Beni yutmaya hazır karanlık, kocaman ağzıyla daima yanımdaydı. Yine de yalnızlığıma eşlik eden tek dostumdu.’’ Ara ara hıçkırıklara boğulan Zilan Hanım’ın durumuna alışmıştım. Zilan Hanım’ın elleri sinirden titriyordu. Ve gözyaşlarını ben görmeyeyim diye bir çocuk edasıyla eteğinin ucuyla silmeye çalışıyordu. Bir süre hiçbir şey sormadım. Öylece etrafı gözlemledim. Abarttığımı sanmayın ama kayınbabasının tüm variyetine rağmen budala oğluna reva gördüğü hayat tamamen bir sefaletti.

  Zilan Hanım’ın tek göz odada yaşıyordu. Küçücük bir oda gibi olan evin girişi mutfak olarak kullanılıyordu. Evin birkaç yerinde çatlaklar oluşmuş, korkutucu tavan her an çökecek gibi duruyordu. Duvarların sıvası dökülmüştü. Odanın giriş kapısı düşecek gibi emanet duruyordu. Duvar diplerine serdiği yer minderlerinin üzerindeki rengârenk yamalar, minderlerin etrafına, duvara doğru dizdiği kılıfsız yastıklar yoksulluğu resmediyordu. Kapıdan içeri girince hemen hissedilen rutubet kokusu insanın burnunu yakıyordu. Aslında evin hali Zilan’ın yaşadıklarını anlatmaya yetiyordu.

  Nihayet Zilan Hanım kendini toparladı. Ayağa kalktı, derin bir nefes aldı. Dizlerinin titrediğini gizlemek için olsa gerek düzensiz adımlar atarak odanın içinde dolaşmaya başladı. Yüzü tıpkı bir ölünün yüzü gibi soluk ve beyazdı. Tüm damarlarından kanı çekilmiş gibiydi. Zilan Hanım bir süre odanın içinde gidip geldi. Gereksiz yere birkaç defa kapıyı açıp kapattı.

  Zilan Hanım kaldığı yerden devam etti. ‘’Düşünsene’’, dedi: ‘’Abim, sevdiği kızı almak için beni kurban etmişti. Elinin tersiyle bir eşyaymışım gibi itmişti bir kenara. Zehra’nın kardeşi budala Selim’in eşi olmama göz yummuştu. Dedim ya ben onun için hayatımdan, sevdiğim İbrahim’den vazgeçmiştim. Bu budala adam boşu boşuna ölümüne beni döverken abim bu deli adamın yaptıklarına kayıtsız kalıyordu. Sesini çıkarsa rahatı kaçacaktı.

  Bugüne kadar çektiğim acıları içime attım. Artık neye, kime kızdığımı bile bilmiyorum. Annemle ablalarım benimle bir hastayla ilgilenir gibi ilgilendiler. Çoğu zaman onların şefkati bana acı ve ıstırap veriyordu. Benim için tüm insanlar ölü gibiydi. Ve ben bu ölü insanların arasında bir gölge gibi hissediyordum kendimi. Ölümü özlüyordum. Dört gözle bekliyordum. Boş ve anlamsız uğraşlarla kendimi uyuşturuyordum. Artık mecalim kalmamıştı. Dehşetten delirmek üzereydim. Canıma kastetmemek için bazen kendimi zamansız dışarı atıyordum. Ancak bu ev dışında rahat nefes alabiliyordum. Dışarı çıktığımda gözüme takılan bir ağaç, özgürce uçan bir kuş veya masmavi gökyüzünün sonsuz genişliği bana bir nebze de olsa huzur veriyordu.’’

  Zilan Hanım kendi geçmişine bir uçurumun kıyısındaki insana bakar gibi bakıyordu. Zulüm adına yapılan her ne görse, ona kendisini hatırlatıyordu. Erkek çocuk doğurmayan ya da hiç çocuğu olmayan kadınların kumaya mecbur katlanmalarını, baştan çıkarılan ve sonra terk edilen çaresiz kadınları, zorla evlendirilen ve hayata hep dışarıdan bakmak zorunda kalan genç kızları ve…