18 ARALIK ULUSLARARASI GÖÇMENLER GÜNÜ VE SURİYELİ "MİSAFİRLERİMİZ"

28 / 12 / 2017

Mülteci sorunu insanlık tarihi kadar eski ve hala da çözülememiş bir sorun. Peki mülteci kimdir? Sığınmacı, göçmen, mülteci statüleri hukuk açısından ne anlam ifade eder? Uluslararası hukuk açısından bu nasıl tanımlıyor?

1951 tarihli mültecilerin hukuki statüsüne ilişkin sözleşme ve mültecilerin hukuki statüsüne ilişkin 1967 protokolü; uluslararası alanda mülteci hukukuna ilişkin en temel belgelerdir.

Yine İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 14'nci maddesi de; "herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır"  şeklindedir.

Burada, kendi isteğiyle ülkesinden ayrılan (göçmen) dışında –ki onların da çeşitli hakları vardır- sığınmacı (savaş, baskı vd zorunlu nedenlerle başka ülkeye sığınmış ancak sığındığı ülkede iltica başvurusu sonuçlanmamış kişi) ile mülteci (iltica başvurusu kabul edilmiş kişi) lerin haklarından bahsedilmekte ve sığındıkları ülkenin sorumluluklarından bahsedilmektedir.

Dolayısıyla mülteci, sığınmacı ve göçmen denildiğinde; uluslararası hukuka göre üç farklı statüden bahsetmiş oluruz.

Buna göre Mülteci; "ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişi" olarak tanımlanmaktayken, mültecilere; uluslararası anlaşmalarla özel statü ve hukuki koruma sağlandığının altı çizilmiş oluyor. Örneğin Almanya’nın para vererek ülkesindeki mültecileri kendi ülkelerine dönmeye zorlaması bu bakımdan gayri hukuki, gayri insani, gayri ahlaki ve onur kırıcı bir politika olarak vasıflandırılabilir.

Henüz bu korumadan faydalanamayanlar ise “sığınmacı" olarak nitelendirilirken; sığınmacı ise mülteci olarak uluslararası koruma arayan ama henüz statüleri resmi olarak tanınmamış/mülteci durumuna gelememiş kişileri ifade ediyor.

“Göçmen” ise, ülkesinden ekonomik veya diğer bazı nedenlerle baskı ve savaş gibi zorlayıcı nedenler dışında yani gönüllü olarak ayrılan kişi olarak tanımlanmakta.

Mülteciler konusunda çalışma yürüten örgütlerin başında BM Mülteciler Yüksek Komiserliği var.

14 Aralık 1950'de BM Genel Kurulu tarafından kurulan örgüt; dünya genelinde mülteci sorunlarını çözmeye çalışıyor. Fakat kalıcı çözümlere ulaştığını söylemek güç.

BM’nin destek ve teşvikleriyle, her yıl birçok ülke, göç ve göçmenlerle ilgili ulusal ve uluslararası kuruluş ve STK’lar tarafından 18 Aralık’ta kutlanan Uluslararası Göçmenler Günü; göçmenlerin yaşamları ve sorunları konusunda bir farkındalık oluşturmayı hedeflemekte.

Dünyanın bir çok yerinde yaşanan acı olaylar karşısındaki duyarsızlık ürkütücü boyuttadır. Arakan'da, yaşanan soykırım ve Yemen'deki insanlık trajedisi karşısında dünya adeta ölüm sessizliği yaşamaktadır.

Devam edenlerin dışında, yeni savaş ve gerilimlerin kapıda olduğu bölgemizde uluslararası Göçmenler Günü de geldi geçti. Bu vesileyle geç de olsa göçmen, mülteci, sığınmacı her ne denirse densin, çoğu zulüm, coğrafi, siyasi ve ekonomik nedenler ve savaşlardan kaçan, yaşama ümidini kaybetmemek adına yollara düşen ve sayıları her geçen gün artan mazlum sınıflardan bahsetmek istedim.

BM’nin 2010 yılı verilerine göre Dünya çapında 214 milyon iken; 2017’deki açıklamada; son 17 yılda bu sayının yüzde 49 artarak 258 milyona ulaştığı belirtilmekte.

Bu konudaki çok yönlü araştırma ve raporların sayısı hayli fazladır. Ancak biz, özellikle hala bizim için orta yerde duran ve yüreğimizi yakan Suriyeli sığınmacılar bağlamında kalmaya çalışacağız.

ABD ve batının, Suriye’de 15 Mart 2011 tarihinde başlattığı; İran üzerinde çemberi daraltma ve teslim olmayan direniş unsurlarını saf dışı bırakmaya yönelik uzun süreli yıkım harekatı, alan genişletilerek devam etmektedir.

Gerek bu harekatın demografik planları gereği gerekse de savaşın getirdiği çaresizlikten dolayı, savaş başladığında nüfusu 23 milyon olan Suriye’nin, savaşın ilk üç yılındaki verilere göre; 7 milyonun üzerinde insan ülke içinde, 3 milyonun üzerindeki insan ise ülke dışında olmak üzere, nüfusunun yarısı göçmen durumuna düşmüştür. Şimdiki rakamlara göre ise; sadece Türkiye’de 3.5 milyon Suriyeli yaşamakta, 1 milyon insanın da savaşta hayatını kaybettiği artık sık dillendirilen verilerden…

Türkiye her ne kadar, insanlıktan ve yardımseverlikten bahseden söylemlerle bu yükü sırtladığını söylese de, bunda gerçeklik payı olsa da; madalyonun diğer yüzünün hiçte iç açıcı olmadığı söylenebilir. Türkiye'nin de dahil olduğu ve kısa süreceği hesaplanan planın sığınmacılar kısmında kapalı kapılar arasında yapılan sözleşmelerin gün yüzüne çıkmasını beklemeliyiz. Neden Türkiye’yi bu savaşa ikna edenler, sığınmacılar konusunda kendi ‘değerlerini’ hiçe sayma pahasına, beyinleri –ki bunlar az sayıdadır- alıp Türkiye’yi sığınmacılarla baş başa bıraktı? Kamuoyunun sonradan öğrendiği 3 milyar Euro, neden AB tarafından Türkiye’ye verilmedi? Bu sığınmacıların Türkiye’de konuşlanması için başka parasal anlaşmalar da yapılmış mıydı? Gibi sorular, belki de savaş sona erdiğinde daha net cevaplanabilecek.

Görülmekte ki AB, bu sorunu kendi sınırları dışında tutmaya özellikle önem verdi. Hiçbir insani değeri ve insan haklarını hatırlamadı ve uygulamadı. Türkiye’ye ücretli bir taşeron muamelesi yapmak istedi.

Şimdi kısaca, mülteci ve sığınmacı kavramların hukuki mahiyetinden bahsedelim. Çünkü, bu sınıflandırmalar, onların statülerinin ve haklarının ölçütü.

Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin ilk düzenleme, 1951 Cenevre Sözleşmedir. Buna göre mülteci; “Irkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her kişi” olarak tanımlanmaktadır.

Türk hukuk sistemindeki mülteci tanımı BM sistemindeki tanımdan biraz farklıdır. 1967 protokolünden farklı olarak Türk hukuk sisteminde bir de sığınmacı kavramı vardır. Türkiye 1967 protokolünün birinci maddesine çekince koyarak coğrafi sınırlamada bulunmuştur.

Mevzuata göre ise mülteci; “Avrupa’da meydana gelen olaylar sebebiyle ırkı, dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle takibata uğrayacağından haklı olarak korktuğu için vatandaşı olduğu ülke dışında bulunan ve vatandaşı olduğu ülkenin himayesinden istifade edemeyen veya korkudan dolayı istifade etmek istemeyen ya da uyruğu yoksa ve önceden ikamet ettiği Sığınmacı ise; ırkı, dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle takibata uğrayacağından haklı olarak korktuğu için vatandaşı olduğu ülke dışında bulunan ve vatandaşı olduğu ülkenin himayesinden istifade edemeyen veya korkudan dolayı istifade etmek istemeyen ya da uyruğu yoksa ve önceden ikamet ettiği ülke dışında bulunuyorsa oraya dönmeyen veya korkusundan dolayı dönmek istemeyen yabancı olarak tanımlanmaktadır. Bu durumda, Türkiye’ye iltica edenler, mülteci statüsüne sahip olabilmek için; giriş yaptıkları il valiliğine müracaat ederek bu müracaatlar içişleri bakanlığı tarafından karara bağlanması gerekli.

Bu tanımlamalara göre mülteci; Avrupa’dan gelen mülteci kriteri taşıyan kişileri, sığınmacı ise Asya ve Afrika’dan gelen mülteci kriteri taşıyanları ifade etmekte. Kısacası mülteci; hukuken statüsü kabul edilmiş bir yabancı anlamına gelirken; sığınmacı, mültecilik statüsü incelenen ve bu sebeple kendisine geçici koruma sağlanan kişi anlamına gelmektedir. Sığınmacının da incelemesi bitene kadar ülkede ikametine izin verilir ve sığınmacı ülkede bulunduğu sürece asgari düzeyde sosyal yardımlardan faydalandırılır. Bu hakları mevcuttur.

Mülteci/sığınmacı sorunu hepimizin sorunudur. Türkiye halkı ve hükümeti, Suriyeli sığınmacılarla ilgili, imkanları ölçüsünde elinden geleni yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Ancak, sığınmacıların, yoğun olduğu illerde, halkın, sığınmacılardan dolayı uğradığı haksız rekabeti ve ilk zamanlarda meydana gelen bazı sosyal ve ahlaki sorunlarda ciddi aksaklıkları önleyememiştir. Bu konuda Türkiye STK’ları, büyük işlere imza atmış, özellikle İHH, hiçbir ayırım yapmadan yardımlarda bulunmuştur.

Bin günü aşkındır Suudiler tarafından bombalanan Yemen için aynı şeyi söylemek mümkün değil tabi.

İl olarak, en çok Suriyeli barındıran Urfa takdir edilmelidir.

Türkiye’deki kamplarda bulunan Suriyelilerin durumu diğer ülkelerdeki örneklerle karşılaştırıldığında iyi olmasına rağmen, sığınmacıların tüm sorunları halledilmiş değil. Kamp dışındakiler için ciddi yaşam zorlukları devam etmekte. Çeşitli nedenlerden dolayı kamp dışında yaşamak isteyenlerin sayısı çoğalmakta. Bunlar kalabalık evlerde ikamet etmekte. Kimisi artık burada kalmayı planlamakta, kimisi mesleğine yönelik işlerde çalışmakta veya işyeri açmakta. Ancak parasız kalanlar, piyasa şartlarının hayli altında ücretlerle çalıştırılarak emekleri sömürülmektedir. Yine bunlara yönelik linç girişimleri ve kolayca suçlama gibi yaklaşımlar azalmış olmakla beraber devam etmekte. Kısacası onlarla bir bütün olamadık, anları bir parçamız, bir vatandaşımız, bir komşumuz mesabesinde onları yönünde yeterli ilerleme sağlayamadık…

Batı, ülkelerine saldırmak istediği zaman; komşumuza saldırmanıza razı değiliz diyemedik ve onların planlarına hayır demedik.

Suriye savaşı, batının gerçek yüzünü bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Batı ile hareket etmemizin acı sonuçlarıyla karşılaştık. Geri kabul anlaşmasını, çelme takmaları, denizlerde boğulmaları, kaybolanları, organ ve fuhuş çetelerinin eline düşenleri ve her türlü istismara uğrayanları…

Neyse ki savaşı bitirmeye yönelik çabalar arttı. Türkiye, İran ve Rusya’nın oluşturduğu irade somut sonuçlar vermeye başladı. Önümüzde uzun bir süreç olmasına rağmen oluşan mekanizmanın bu sorunu da önceleyeceğini umarız.

Tabi ABD ve batının çıkardığı engelleri aşılabildiği oranda.

Mülteci olarak en çok mağduriyet yaşayan halklardan biri de hiç kuşkusuz Filistin halkıdır. İsrail terör devletinin kurulmasıyla başlayan, bir ülke halkının tedrici sürgünü ve giderek küçültülüp yok edilmesi istenen Filistin de insanlığın temel sorunudur.

21 Aralık 2017 tarihinde, BM'nin ABD'nin Kudüs kararına karşı gösterilen tavır ve alınan kararla ilgili de söylenebilecekler var.

Bunlardan biri ABD yayılmacılığı ve terörünü durdurmaya yönelik küresel bilincin fitilini ateşlemeye yönelik bir kıvılcım olabileceğine dair umut...

Ancak bu kararın daha öncekilerden farkı, bunun da uygulanmayacak olması değil; Türkiye’nin öncülüğünde gerçekleştirilmiş olmasıdır. Bu karar; Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak görmekteyken; Batı Kudüs’teki İsrail işgalini meşrulaştırmakta ve tanımaktadır. Dolayısıyla bu kararın bir zafer olarak algılanması eksik ve yanlış bir değerlendirmedir.