Batıya/Kaosa geçit yok

04 / 01 / 2017

ABD ve Türkiye’nin Suriye konusundaki fikir ayrılığının artması, 15 Temmuz operasyonu ve ABD’nin, Suriye’de, Türkiye’nin terörist olarak nitelendirdiği kimi güçlere desteğinin devam edeceğini resmen açıklamasının ardından, Türkiye’de artan saldırılara rağmen Halep’in de kurtarılmasıyla Türkiye’yi, Karlov suikastı da durduramamış, Türkiye, ABD’yi dışarıda bırakarak, Rusya ve İran’la birlikte Suriye’de genel bir ateşkes için inisiyatif almıştır.

Türkiye’nin bu hamleleri, ABD başta olmak üzere batı cenahını Türkiye’ye karşı daha agresif hale getirmiştir. İstanbul’daki gece kulübü baskınını bu açıdan ele almak, mevcut konjonktüre göre gayet mantıklı bir yaklaşım gibi durmakta. Bu yaklaşıma göre, bu tarz veya daha farklı şekillerde saldırılarla Türkiye’yi Rusya’dan uzaklaştırmak, Suriye’de ABD politikalarına döndürmek isteyecekleri beklenmektedir.

Bu saldırılar sadece Türkiye’ye karşı değil; Rusya’ya karşı da yapılmaktadır. Son günlerde Karlov dışında da bazı Rus diplomatların şüpheli ölümleri ve hatta Karadeniz’de düşen uçakla ilgili yabana atılmayacak kimi yorumlarda bu ihtimaller üzerinde durulmaktadır.

ABD, Suriye’de Kürt güçlerini desteklediğine göre, Suriye’nin bölünmesi ya da Federal bir yapıya dönüşmesi halinde, Kuzey Suriye’deki oluşumu da destekleyecektir gibi bir tez ön plana çıkmaktadır. Türkiye ise böylesi bir durumu istememekte, Suriye’nin Kuzeyinde Sığınmacılar için tampon bir bölge oluşturmaktan yana bir fikir öne sürmektedir.

Ayrıca Türkiye, Kuzey Suriye’de hakim güçlerin bir koridor oluşturmasına karşı çıkmakta, bu güçlerin Fırat’ın batısına geçmemesini hatta Fırat’ın doğusundan da temizlenmesi gerektiği yönünde bir politika izlemektedir.

Türkiye, bu güçleri terörist olarak nitelendirirken; ABD, bu güçleri desteklemeye devam edeceğini belirtmekte, omuzdan atılan silahlar vererek de desteğini göstermektedir.

Başka bir deyimle ABD, Türkiye’yi Suriye’de yarı yolda bırakmıştır. Türkiye, tam da bu yol ayrımında Fırat Kalkanı harekatını başlattı ve bölge ülkeleriyle işbirliğine yöneldi.

Şimdi yeniden ilk hatalardan bahsetmenin yararı olmayacağından, bundan sonra, bölgesel bir huzur ve barış ortamı sağlamanın yollarını aramanın daha sağlıklı bir yaklaşım olacağını söyleyebiliriz.

Bu konuda, bölgeyi, Türkiye’yi nasıl bir geleceğin beklediği, önümüzde ne gibi riskler olduğu ve gerek toplum gerekse de hükümet olarak hangi adımların atılmasının yararlı olacağı gibi konuları irdelemenin yararlı olacağı söylenebilir.

ABD ve İngiltere’nin bölgeyi yüz yıl daha sömürme niyeti artık gizli değil. CİA’nın bu günlerde ‘tek şansımız şii-sünni çatışması çıkarmak’ şeklindeki açıklamaları aklı selim insanlara gerçek dışı gelse bile, İçimizdeki, toplumumuzun zihnine din diye kazınan IŞİD zihniyetinden kurtulmadığımız sürece bu riski göz ardı etmemeliyiz.

Önümüzde önemli riskler var. Batı medyası, Reına saldırısının ardından, Türkiye’nin giderek Pakistan’a benzer bir görünüme büründüğünü yazdı. Bu, aslında objektif bir yaklaşım değil zira Avrupa’nın göbeğinde de bu tür eylemler yaşanmakta. Öyle ise amaç nedir, bu haberin amacı ne olabilir?

Amaç gayet açık. Bu bir algı oluşturma, niyet açık etme girişimidir. Türkiye, kaos ortamına sürüklenmek isteniyor. Bunu, iç dengeleri kullanarak yapmaya çalışacaklar.

Türkiye batının dış saldırıları ile karşı karşıyadır. İstikrarsızlaştırılarak dış müdahaleye uygun hale getirilmek istenmektedir. Türkiye'de yapılan şiddet ve terör eylemlerinin tamamına yakını da zaten dış saldırıdır.

Yakın bir zamanda, iktidara yönelik çeşitli kesimlerden ülkeyi ne hale getirdiniz sesleri yükselmeye başlayacaktır muhtemelen.

Yapılan terör eylemleri, şiddet eylemleri ve provokasyonlarda toplumun fay hatları, sinir uçları tercih edilmekte, bazı kesimlerin birbiriyle çatıştırılması hedeflenmekte. Bunu çok deneyecekleri muhakkak.

Hükümet olarak da, halk nezdinde de bu tür oyunlara karşı uyanık olmak gerekli olmakla beraber yeterli değildir. Hükümetin iç barışa yönelik daha somut adımlar atması oldukça önemlidir.

Yeni anayasa çalışmaları bu bağlamda bir fırsata dönüştürülebilir.

Ayrıca, sosyal devlet anlayışı ve vatandaşı önceleyen politikalarda tatmin edici bir gelişme yaşanmamakta, toplum ekonomik anlamda kötüye gitmektedir. Gelir dağılımı adaletsizliğine yönelik ciddi reformlara ihtiyaç duyulmaktadır.

Toplum olarak, kışkırtıcı medyaların yönlendirmelerine, kamplaştırıcı ve ötekileştirici söylemlere karşı dikkatli ve uyanık olma durumunu sürdürmeliyiz.

Kendine alim de dese, bunlardan sadır olan, şii/alevi kesimlere/ülkelere veya İslam dışı yaşam tarzını benimsemiş kişilere karşı nefret söylemlerine itibar edilmemelidir.

Zorlu bir süreçten geçildiği ve aynı gemide bulunduğumuz bilinciyle, haklı olduğumuz veya haklı olduğumuzu düşündüğümüz ama bu aşamada ısrarla gündeme getirilmesinin gemiye zarar vereceği meseleleri daha dikkatli bir dil kullanarak konuşmalıyız.

Batıya sırtımızı döndük, daha doğrusu batı bize sırtını döndü. Bu süreci özgürlüğümüz yönünde bir fırsata çevirmek istiyorsak, bu zorlu süreçte daha çok öleceğimizin de bilincinde olmalıyız.

Rabbim, mazlum coğrafyaları, ABD, İngiltere, İsrail, AB ve diğer tüm emperyalist blokun, NATO, Gladyo gibi küresel terör örgütlerinin şerrinden korusun.

Birbirimize düşmeyeceğiz.