BAYRAM SONRASI UMUTLAR

28 / 06 / 2017

Bugün birkaç konuya değineceğim. Malum, öyle bir stil de var.

“Memura Müjde!”

Her zamanki gibi yine bu başlığa bakıp aldananlar olacak. Bu iktidar öncesinde kullanılmaya başlanan ve on beş yıldır özellikle hükümet yanlısı medyanın sık kullandığı bir slogan. Özellikle “buçuk”lu zamlardan aylar önce medya sık sık bu sloganı, kimi zaman manşete taşıyarak verir. Memurun, daha almadan eriyecek üç buçuk zammı için kullanılır bu slogan. Utanılmadan mı? Evet evet utanmadan!

Altyapı ve bazı sosyal devlet düzenlemeleri bir kenara bırakarak şöyle söylemek mümkün:

Necmettin Erbakan’ın iktidarda kaldığı kısa bir dönemden sonra, memurlar ekonomik açıdan vahşi bir muameleye tabi tutulmuşlardır. Erbakan iktidardan uzaklaştırıldıktan sonra ne verildiyes hepsi memurun burnundan getirilerek geri alındı hala da verilmedi.

Reel ekonomik verilere göre gayet adaletsiz bir paylaşımın kurbanı edilmiş ve onurlarıyla oynanmıştır memurun, işçinin. Bu açık sömürü, etik olmanın da ötesinde bir zulümdür. Bu yüzden memurlar, onurlarla alay edilen bu “memura müjde” başlıklı haberleri dava ederek, ekonomik haklarını olmasa bile; kişilik haklarını koruma yoluna gidebilirler.

“Mülakatsız Öğretmen Alımı”

İşte bu iyi haber, umarım doğrudur. Öğretmen alımı ve memur alımı gibi hususular önemlidir. Liyakatın mülakatla ölçülemeyeceğine inananlardanım. Ancak, eğer bir branşta başvuru sayısı fazla ise, bir bilgi değil de, sıralama sınavı tarzında bir sınav yapılabilir. Böylece uzun süreli belirsiz bekleyişler dönemi kapanır. Üniversiteyi bitirip devlete iş için başvuran bir kişiye belli bir takvim verilmeli, seni falan tarihte alabilirim, sıradasın denmeli veya seni falan tarihe kadar alamayacağım denmeli.

Kişiler KPSS denilen sınava her yıl harıl harıl ve anlamsız şekilde çalışıp, umutsuzca devletin kapısına dayanarak ruh hallerini bozacağına, onların, önünü görmeleri ve gereksiz bir beklenti ile hayatları zehir edilmemelidir.

Bu Ağustos dönemi öğretmen atamasında, güvenlik soruşturmasını geçen adayların arasından, KPSS puan üstünlüğüne göre 10 bin öğretmen atamasının yapılacağı yönündeki haberlerin gerçekleşeceği beklentileri heyecana neden olmuştur..

Sonuç olarak, mülakatın kaldırılması yeterli değildir. Sıralama sistemi de getirilmelidir. Liyakat ise, memurun, işi yaparken ki performansının adaletli bir değerlendirmesi sonucu puanlandırılabilmeli, yetersizlikleri olan memur yetiştirilmelidir…

 Bir de hükümetin birkaç gün sonra açıklayacağı söylenen taslakla ilgili gelişmelerin oluşturduğu beklentiler var.

Bu taslağa göre; bir milyon gence iş, emekliye zam ve ucuz tatil imkanı, çalışan anneye yarım mesai imkanı, her çalışana kıdem tazminatı verileceği, kamuda görev yapan yaklaşık 720 bin taşeron kadro verileceği, engelli istihdamının teşvik edileceği, prim borcu nedeniyle sağlık hizmetlerinden yararlanamayan esnaf ve ailelerin sağlık hizmetlerinden yararlanmaya devam edebileceği şeklinde devam eden iyileştirmeleri içeren taslağın Bakanlar kurulu imzasına açıldığı söyleniyor.

Taslakta birçok eksik var. Ev hanımlarını çalışan saymamak, memurun kira ve eğitime yönelik artan giderlerinin reel bir çözüme bağlanmaması...

Taslağın ne şekilde sonuçlanacağı ve nasıl uygulanacağını doğrusu merak etmekteyiz.

“Onur Yürüyüşü”

 Önce lgbt, sonraları i ve + eklendi.

Bu konuda bir tanımlama ve tavrımızın olması gerekir. Bu konudaki şahsi fikrimi iki yıl önce de yazmıştım. Lut kavminin fiillerinin bir aşırılık/bozgunculuk olduğunu, kötü bir iş, kötü bir çığır olduğunu, bunu yapanların kötülük yaptıklarını belirtmiştim.

Ancak, konu, bunu yapanlar olmaktan çıkmış, bunu yapmanın meşru olduğunun kabulünü zorla topluma dayatma boyutuna gelmiştir. Dikkat çekmek istediğim husus işin bu yönü olacak ağırlıkla.

Bizim niye böyle bir meselemiz oldu?

Kan gölüne dönmüş coğrafyamızda, hergün ölümlerle boğuştuğumuz bir ortamda biz, neden küresel egemenlerin evlerimize girişini değil de;  gündemimize soktuğu bu konularda bize dayatılanları konuşuyoruz?

Bu soruların doğru cevabını bulmak önem arz eder.

Bu bayram, küçük bir kız çocuğuna taciz diye ortaya atılan yalan bir haberden dolayı geceyi dışarıda geçiren Diyarbakır’da, iki yıl önce, oğulları dağda öldürülmüş, başları beyaz tülbentli annelerin ellerine tutuşturulmuş lgbt pankartlarına karşı tepkiyi de içeren bir yazı yazmıştım…

Batı, işin Türkiye’nin batı kısmı için endişelenmemektedir. Onun asıl sorunu, bu konuda Kürtleri ifsad etmektir. Bu açıdan Kürtlerin, kimden gelirse gelsin, bu zulüm karşısında taviz vermemesi, laikleşmemesi oldukça önem arz eder.

İşin diğer bir boyutu bu “onur” yürüyüşlerinin birkaç yıldır Ramazan’a denk gelmesi.

Bir de bunların durmadan, İslam’a küfretmeleri. Geçen yıl Şabanlı, Rcepli hakaretleri vardı pankartlarda. Bu yıl ise mesela, “Biz Lut’un kavmiyiz” diye bir pankart var. E zaten biliyoruz da. Bu kışkırtma niye?

Giderek artan bir cüretle karşı karşıyayız.

Alperen Ocaklarının bu yürüyüşe tepkisi oldu, toplumun diğer kesimleri bu konuda, bu konulara girmeyelim havasında da, mesele dallanıp budaklanmakta. Alperenlerin hassasiyetinin toplumun tamamında karşılık bulduğuna inanıyorum ancak bu sorunun toplumu birbirine düşürecek yöntemlerle çözülmesini de doğru bulmamaktayım

E hadi bu yıl, durdurdun, ya sonra? toplumda huzursuzluk ve bölünme artmadan bu fitnenin bertaraf edilmesi hükümete düşen bir görevdir.

İlle de AB'ye girmemiz için bunu kabul etmemiz gerekiyorsa; girmeyiz.

Şahsen, ortaklıktan daha güçlü, imtiyazlı bir birlikteliğin daha sağlıklı olacağını düşünmekteyim tabii toplum yapımıza karışmamaları şartıyla.

Bu konuya insan hakları boyutunda yaklaşanların da net sesleri yok. Bunun insan hakları boyutunun, bu tezgahı kuranların umurunda olmadığı ortadadır. İnsan hakları ambalajına sarılan her yanlışı doğru kabul etmeliyiz algısı bizi tutsak almamalı. Bu açık bir fitnedir.

Kravatı ve dansı kabul ettikten sonra, bu toplum bunu da kabul eder diyerek, bu fitneyi bize meşru bir işmiş gibi kabul ettirmek istemekteler. Bunu zorla yapmak istemekteler. Bu adaletli bir talep, doğal ve fıtri bir talep, hele onurlu bir talep değildir.

Toplumumuzu bozacak, batıya ait olan ve ABD’de bir bar baskını bahane edilerek yaygınlaştırılan bu küresel fitneyi, bize kabul ettirmek için bunca baskı ve ısrarın nedeni nedir?  Bu fitnenin, yöneticilerimizce derhal sonlandırılmasının en doğal toplumsal bir talep olduğunu düşünüyorum.

Oysa bu konunun çok zor olduğunu da sanmıyorum. Bu konuda biyolojik ve ruhsal tanılarla çeşitli sonuçlara varılabilir. Eskiden beri bu konuda çok detaylı tasnifler, çalışmalar yapılmış, doğru veya yanlış bazı sonuçlara varılmış, bazı hükümler verilmiş. Çözümü bu, sorun buysa…

Meselemiz kimin ne yaptığı değil; kendimizi, kimin ahlaklı olup olmadığını ölçme/karar verme konumunda görmemiz değil, gerçek anlamda cinsiyetle ilgili sorunları olanların haklarını yok saymak, hastalıkları ile ilgili tedavi olanaklarını engellemek, ekonomik ve diğer tüm haklarını ellerinden almak, bu durumda olanları toplumdan dışlamak değil; mesele, kimin elinin temiz olduğu veya birilerine taş atma isteği ya da linç kültürünü savunmak değil; mesele bu tezgahın ve talep biçimlerinin neyi hedeflediği ve aleni ahlaksızlığın onore edilmesi talebinin zorla dayatılmasının büyük bir küresel fitne olduğunun toplumca bilinmesi ve toplumun bu fitneyi reddetmesi gerekliliğidir.

Toplumun, bu konuda iktidardan talebi de; bunu, köşe bucak kaçmadan reddetmesidir. Hem bu vesileyle, AB’nin bize dayattığı zinanın suç olmaktan çıkarılmasından vazgeçilmesi, yasal statüdeki malum “evlerin” kapatılması, tv başta olmak üzere toplumu ifsad eden ve toplumumuzun aile yapısına zarar veren batı tarzı projelerin/yayınların önlenmesi, dinle alay eden kanalların yayınlarına izin verilmemesi ve buna benzer hak ihlallerinin çözümüne dayalı kapsamlı politikalar geliştirmesi talebinin yerinde talepler olduğu unutulmamalıdır.

 Ancak sorun bu değil, sorun işin ahlaksızlık boyutunun, tercihe dayalı sapmaların alenileşmesi ve toplumca onurlandırılması gibi bir talebin, özellikle müslüman ümmetine dayatılmasıdır.

Mevcut iktidar bu dayatma karşısında nereye kaçacağını bilemez halde. Durmadan, toplumumdan tepki gelebilir savunmaları yapmakta.

Mesela bir yandan Osmanlı lafını ağzından düşürmeyenler, tarihsel dayanağının olmadığını umdukları, Kanuni’nin Dansla ilgili Fransa Kralı Fransuva’ya yazdığı malum mektubu hatırlatanlara surat asmaktalar.

Bu vesileyle Osmanlı’nın böyle bir yönünün de var olduğunu zikretmek zorunda kaldık.

Ancak bu sorunun çözümünde ana ilke, aslında insanidir. Doğayı koruduğumuz gibi, dini, canı, nesli, aileyi, malı, sağlığı koruduğumuz gibi, fıtratı, toplumu da korumak hakkımız vardır ve dünyanın neresinde olursa olsun bir fitne çıktığı zaman onu bertaraf etmek bir erdemdir ve müslüman olsun olmasın insanlığın ortak görevidir.

 Bir sonraki Ramazan'da, bu konunun gündemimizden çıkmış olması dileğiyle.