EKSEN KRİZİ

14 / 10 / 2017

Türkiye-Amerika ilişkilerindeki krizi bu defa doğru anlamak ve doğru politikalara yönelmek her zamankinden daha önemli bir hale gelmiştir.

Sürecin öncesine ve son yaşananlara bakıldığında, bunun vize krizi değil; eksen krizi olduğunu söylemek gerçeğe daha uygun gelmektedir. Bu yüzden başlığı eksen krizi olarak koymayı uygun bulduk

Türkiye, Müslüman dünyanın sekülerlik, demokrasi,batıcılık söylem ve projeleriyle İslam dünyasından koparılmış ve iradesi iğdiş edilmiş bir deney laboratuarı olagelmişti. Son on beş yıldır, bu sürecin adım adım geriye doğru bir seyir izlediğini söylemek mümkün.

Türkiye-ABD ilişkilerinde tarih boyunca hep söylem eylem çelişkisi yaşanmıştır. Suriye ile ilgili ABD’nin; bölge ülkelerinin toprak bütünlüğüne saygılıyız, Kuzey Irak referandumunu tanımıyoruz, Kuzey Suriye’de koridor oluşturmaya çalışmıyoruz tarzındaki söylemleri ile sahadaki aktörlere sağladığı devasa silah yardımının çelişmesi bu çelişkili duruma örnek verilebilir. Zaten krizin, Türkiye’nin yön değiştirmesindeki önemli nedenlerinden biri de budur.

Uzmanlar, Amerika ile yaşanan krizin, 1974 Kıbrıs krizinden daha derin ve kapsamlı olduğunu söylemekte haklılar. İki yıl bu krize karşı dik durmanın, Türkiye’nin bağımsızlığıyla sonuçlanması ihtimalinden de söz etmek oldukça gerçekçi bir yaklaşım olarak orta yerde durmaktadır. Türkiye’nin, bu ‘fırsatı’ kullanarak, bağımsızlık yolunu seçmesini ümit ediyoruz.

Bu krizin yönetilmesinde tüm kesimlerin, elini taşın altına koyması, bağımsızlık sürecine destek olması önem arz eder.

Türkiye - Amerika Krizinin nedeni:

Öncelikle, esas olmayan ama önemli olan nedenlerini sıralayıp, finalde esas nedene değinmek istiyorum.

17/25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişiminden öncesinde de bazı sorunlar olmasına rağmen; 15 Temmuz’da ABD, 1950’lerden bu yana sürdürdüğü darbe politikalarında baltayı taşa vurmuş ve suçüstü yakalanmıştır.

Eğer ABD, Suriye’de, Türkiye ile aynı hedeflere yönelik bir politika sürdürseydi, bu bile Türkiye’nin tekrar affeden konumuna getirilmesi için yeterli olabilecekti. Ancak ABD, 15 Temmuz’u tamamlamak niyetini, hem arkasında durarak hem de tamamlamaya yönelik politikalar izleyerek açıkça Türkiye’yi durdurmak hatta çökertmek istemeyi tercih etti.

Türkiye’nin Suriye ile ilgili uzun süredir devam eden itirazlarının ABD tarafından dikkate alınmadığı/alınmayacağı netleşti.

CB korumalarının ABD’de gözaltına alınması ile süreç diplomatik alana taşındı. Gülen ve 15 Temmuz’da aktif olanların teslim edilmemesi ve karşılıklı hamleler. Zarrab’ın tutuklanması ve yargılanması, Halk Bankası çalışanları, eski bakan Zafer Çağlayan ve CB’nın bazı korumaları hakkındaki tutuklama kararı; sadece ambargoyu delmiş bir Türkiye’nin değil; bunu “İran”la yaptığı bir ticaretle gerçekleştirmiş olan bir Türkiye’nin yargılanmasıydı.

Bu yargılama 15 Temmuz’u tamamlamaya yönelik bir adımdı ve Türkiye ABD elçiliğinden bir çalışanı gözaltına almak isteyerek ve ardından diğer bir elçilik çalışanına yönelik soruşturmayla karşılık verdi.

Özellikle ABD’nin Zafer Çağlayan’a yönelik girişimi, ipi yavaş yavaş kimin boynuna dolamak istediğini belli ettiği bir hareket olmuştur. Hedef Tayyip Erdoğan’a kelepçe takmaktı/hedef Türkiye’ye diz çöktürmekti. Pis kokuların ayyuka çıktığı bir hamleydi bu.

İran’ın sokmadığı Irak’ta ABD’nin, Kuzey Irak referandumuna yönelik tarzı ve zamanlaması da önemli bir hamleydi ve Türkiye; İdlib’e girip; Afrin’i gözetlemeye başlamasıyla bu hamleye karşı bir hamle yaptı ki; bu ABD’yi öfkelendirdi. Bu defa, ABD yine devre dışı kaldı ve bu harekat; Rusya ve İran’la ortak olarak gerçekleştirildi. Vize krizi bunun ardından geldi. ABD elçisinin satır aralarına sıkıştırdığı tehditten anlaşıldığı kadarıyla; IŞİD’i tekrar Türkiye’de eylem yapmaya yöneltebilirler.

Tüm bu sebeplerin bileşkesini; Türkiye’nin emir komuta hiyerarşisinden çıkması olarak özetlemek mümkün. Türkiye, eskisi gibi ABD’nin her istediğini emir telakki etmediği gibi; istek ve talepleri yerine gelmediği zaman ise tavır gösteriyor, itiraz ediyordu.

Gelelim esas nedene:

Şunu bilmekte yarar vardır. Bu eksen değişikliği, Türkiye'nin tercihi değil; itildiği tarzda gerçekleşmekte.

İsrail'in etrafını zayıflatarak İsrail'in güvenliğini sağlama politikaları uygulanıyor.

Dünya ve bölge şekillenirken İsrail'in güvenliği merkeze alınıyor. Irak, Libya, Mısır ve Suriye zayıflatıldı. Esas hedefe, İran ve direniş ekseninde doğru süreç işliyor.

Türkiye, tamda yol üzerinde bulunuyor. Türkiye'nin de bir şekilde zayıflatılması gerekiyor. Türkiye ve İran'ın güvenliklerinin birbiriyle orantılı olduğu bilinmekte.

Türkiye'nin eskiden yürüttüğü, Laik, demokratik "İslam" ülkesi modeline de ihtiyaç kalmamıştır...

Astana süreciyle, ABD devre dışı bırakılmış, Türkiye, İran’la birlikte hareket etmeye başlamıştı.

Bu süreç, küresel aktörlerin bölgede çözüme katkı sunmadığı; bölgesel güçlerin, ABD’yi devre dışı bırakarak çözüme daha da yaklaştıklarına dair pratikler sergilemelerine olanak sağladı ve bunun meyveleri alınmaya başlandı.

Bu süreç, ABD’nin Irak ve Suriye’de sorunun ana kaynağı olduğunu su yüzüne çıkardı.

Genelkurmay başkanlarının karşılıklı ziyaretlerinin ardından, CB’nın İran ziyareti ve yapılan dört anlaşma ile hem güçlü bir mesaj verildi hem de yerli para ile alışverişe başlanmasına karar verilerek, ABD’nin ekonomik hegemonyasına bölgesel bir karşılık verilmiş oldu.

Bundan sonra, ABD, elindeki başta terör eylemleri olmak üzere; hukuk kılıfı altındaki operasyonlardan tutun, ekonomik krizler çıkarmaya yönelik operasyonlara, İran üzerinde oluşturulmuş yanlış algı operasyonlarının inandırıcılığını sürdürmeye yönelik iç ve dış medya hareketlerinden tutun, Türkiye'deki "aydın" ve yazarlarını hareketlendirmeye, iç muhalefeti kışkırtmaktan tutun, darbe teşebbüslerine yönelmeye kadar her türlü silahı kullanmaktan geri durmayacaktır.

Irak’ta ve Suriye’de terör ve kaosu derinleştirmek isteyecektir.

Kürtlerin devletleşmesinden ziyade; Kürtlerin ABD tarafından kullanılmasının önüne geçmeye yönelik politikalar izlenerek, ABD’nin Kürtler üzerindeki oyunları boşa çıkarılmalıdır. Zira, ABD’nin bu referandumun zamanlamasını ayarlamasının amacı, bölgesel güçlerin ABD’yi bölgeden kovulma sürecine sekte vurmasıdır. Yani, sorun olan Kürt devleti değil; Kürtler’in kullanılma tehlikesidir.

Yine bir kısım malum "aydın", her zamanki gibi, ABD ile ilişkilerimizin kesilmesini, daha doğrusu -telaffuz edemeseler de- emir komuta ilişkisinin kesilmesini tehlikeli olarak göstermeye yönelik bir algı oluşturmaya gayret etmekteler. Bunlar, Türkiye'nin menfaatlerini düşündüklerini de özellikle belirtirler. Bunları yüz yıl sonra da tanımayalım mı? Yetmedi mi?

Halkımızın onur ve haysiyetini bloke etmiş bu algı ve hiyerarşiden kurtulmak değil; esas bu aydın görünümlü ve bizden olmayanlardır tehlikeli olan.

En önemlisi ise, Türkiye’nin; ABD ile emir komuta tarzı ilişkilere dönemeyeceğini bilmesi, görmesi ve onunla yollarını ayırarak bölgesel direnişe/ait olduğu mahallesine/evine/direniş eksenine dahil olmasıdır. Türkiye'nin bu defa ki tavrı, konjonktürel bir zorunluluğa benzememektedir. Yanılmamış olmayı umuyoruz.

Rabbim, bu hayırlı yolda, bölgemizin tüm mazlumlarının ayaklarını sabit kılsın