EN KÖTÜ ŞER: EHVENİ ŞER

29 / 06 / 2018


 Hayrı Allah, kendi dileğiyle yaratmıştır. Şerri ise kul murad eder, diler, talep eder ve Allah da yaratır.Hayır ve şer kıyamete kadar, mücadele içinde olacaktır.

Türkiye’deki İslamizasyon politikalarında ehveni şer retoriği en etkili argüman ve meşrulaştırıcı slogan olmuştur. La’nın yerine tercih. Ne yazık ki, ehven bile olsa, şer bile olsa üçüncü yol kapalı tutulmuş ve iki yol (Komünizm/Doğu bloku ya da Atlantik/NATO/ABD/”ehli kitap”) tercihe konu olmuştur.

 Ehveni şer olan Atlantik, yapmadığını bırakmamasına rağmen hep ehven olarak kalmış, zihinlerde hep tercih etme zorunluluğumuz olduğu inancı canlı tutulmuştur. Bu “ehven”in en şerli şer odağı olduğu belli olmasına rağmen, bu durum devam etti. Yani sorun sadece şerler arasında bir tercih sistematiğinden ziyade; ehvenin tespitindeki yanlışlıktır. Ehven diye seçilenin, ehven olmaması durumu ve bundaki ısrardır.

Ehveni Şer’i tercih etmek için, literatüründe hayır ve şerrin olduğu bir camiadan olmak şart. Bu bakımdan, Menderes’ le başlayan ehveni şerci/”Müslüman/muhafazakar/ehli din/komünizm düşmanı” partiler, Menderes’ten sonra da genellikle iktidar olmuşlardır.

Şerlilerden seçim yapma alışkanlığı, zamanla “Müslümanlar”ı, “seçme ve seçilme haklarına sıkıca sarılmaları”na ve iç siyasette de ehven olanı seçmelerine sürükledi. Elbette bunun oldukça duygusal ve deneyimsel alt yapısı vardı ve bu yaşantılar “haklı nedenler” olarak öne sürülebilecek etkiler/izler bırakmıştı zihinlerde. 28 Şubat, bu yaşanmışlığın en yakın tarihteki örneklerinden biri sayılabilir.

İç siyasette ehven olmayanlar, din üzerinde yasaklayıcı uygulamalara imza atarlar; diğerleri gelince bu yasakları kaldırır ama sistem daha da tahkim edilmiş olarak devam eder.

Elbette işin taktiksel boyutları siyasi boyutlarını önemsiz kılmaz. İkinci Dünya savaşında ABD’nin galip olması, Türkiye’nin de yönünü İngiltere’den ABD’ye çevirmesinden, tek partili siyasi hayatın sona ermesinden, Kemalizm’in zayıflamasından ve Liberalizm’e geçişin başladığı süreçten söz etmeli. Bu konuda çok sayıda örnek vermek mümkün.

“14 Mayıs 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti'nin ilk icraatlarından biri ezanın Arapça aslına döndürülmesi oldu. 6 Temmuz 1950 tarihinde ise gazeteler radyodan haftada bir kaç gün Kur'an okunacağını duyurdu. Haftalar öncesinden ise Fatih'in türbesinin yeniden ziyarete açılacağı duyurulmuştu. 15 Temmuz tarihinde bu da gerçekleşti. Bu arada Kurban yaklaşıyordu. Devlet Hacca gidecekler için kolaylık sağlanacağı müjdesini de verdi. Bir kaç yıl öncesinin Türkiyesi düşünüldüğünde dindar ve muhafazakar kitle için inanılması güç şeyler oluyordu. Herkes yeni Türkiye'nin doğuşuna şahitlik ediyordu.

Öte yandan dindar ve muhafazakar kitle bu haberlerle coşarken, gelen başka haberler coğrafyamızın sınırlarının yeniden çizileceğine ve Türkiye-İsrail ortaklığına işaret ediyordu. Bu arada 24 Ekim tarihli gazeteler "Kahraman Yahudi" isimli bir filmin Türkiye'de gösterileceğini duyuruyordu.

 Aşağıdaki haberler sırasıyla:

1. Fatih'in Türbesi Açıldı (15 Temmuz 1950)

2. Türkiye'nin ilk İsrail Büyükelçisi Seyfullah Esin İsrail Cumhurbaşkanı'na itimadnamesini verdi. (22 Temmuz 1950)

3. Türkiye Sinamalarında Kahraman Yahudi Filmi (24 Ekim 1950):

4. İsrailli General Moşe Dayan'ın 1 Haftalık Gayr-i Resmi Türkiye Ziyareti (21 Kasım 1950). Dayan bu ziyarette Kudüs'ün tamamını alacaklarını açıklamıştı…

EZANIN ARAPÇA'YA ÇEVRİLMESİNİN 68. YILDÖNÜMÜ

Demokrat Parti iktidara geldikten tam 34 gün sonra, 16 Haziran 1950 günü (Ramazan ayı arefesinde), 4055 sayılı kanunla değiştirilmiş olan Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddesinin 2. fıkrası değiştirilerek, ezanın Arapça okunması yasağı kaldırıldı.

Tek Parti döneminin hakimi CHP o gün muhalefet sıralarında oturuyordu. Kamuoyu nefesini tutmuş Meclis'te kopacak kıyameti bekliyordu. Muhalefet partisi adına kürsüye çıkan Cemal Reşit Eyüboğlu, tasarıya karşı çıkmayacaklarını söyledi.

O gün Meclis'te kıyamet filan kopmadı. Mevzu tereyağından kıl çeker gibi halledildi. CHP'den tasarıya tek bir "red" oyu gelmedi. Karar bir gün sonra da yürürlüğe girdi.

Bazıları, CHP'nin bu tasarıya muhalefet etmemesini şaşırtıcı bulabilir. Halbuki mevzu İç siyasetin parametreleriyle ilgili bir şey değildi. "Ezan" mevzusu Amerika'nın kontrolünde, komünizme karşı konumlandırılacak "ılımlı İslam" projesinin bir adımı olarak değerlendirilebilir. Nitekim, bu karardan tam 40 gün sonra, 25 Temmuz 1950'de Hükümet, Kore'ye bir tugay asker göndermeye karar verdiğinde bütün bir ülke coşkuyla komünizme karşı savaşmaya hazırdı. Karar Meclis'e getirilmeden alınmış olmasına rağmen, Meclis'ten bu karara da "esas"tan bir tepki gelmemişti. Diyanet İşleri Başkanı ilk kez böylesi bir konuda basın açıklaması yaptı ve "Kore Yolu Allah yoludur" dedikten sonra, Kore'de ölenlerin şehit sayılacağına ilişkin bir fetva yayınladı.

Camilerimiz açık, ezanımız Arapça, askerlerimiz Amerika'nın saflarındaydı.

ABD Dış İşleri Bakanı John Foster Dulles da Türk askeriyle ilgili meşhur sözünü o zaman söylemişti: "Çok masrafsız, günlük masrafı 23 centi aşmıyor."

16 Haziran 1950 tarihli Meclis tutanağı:https://www.tbmm.gov.tr/…/TU…/TBMM/d09/c001/tbmm09001009.pdf”/ https://www.facebook.com/search/top/?q=m%C3%BCcahit%20g%C3%BCltekin

 “Celal Bayar, 28 Ocak 1954 tarihinde Beyaz Saray'da verilen ziyafette yaptığı konuşmayı, "Büyük müttefikimiz Amerika'nın saadet ve refahına içiyorum." diye noktalamıştı.  Aynı gün Amerikalı gazetecilere yaptığı konuşmada ise Türkiye'yi Amerikalıların ekip biçeceği "münbit bir toprağa" benzetmişti: "Türkiye'ye sarfedilen her dolar münbit bir toprağa ekilmiş refah ve bereket filizleri verecek birer tohum gibidir."

Kongre'de yaptığı konuşmada ise Türkiye'yi "NATO'nun imanlı bir uzvu" olarak tanımlamıştı.

Amerika'nın yanında Kore'de savaşalı 4 yıl olmuştu. Bayar, yaklaşık 40 gün süren gezisinde, gittiği her yerde gerekli gereksiz Kore'den bahsedip durmuştu. Amerikan saflarında verdiğimiz kanla gurur duyuyordu. Kunuri'de Mehmetçik, Amerikalılar geri çekilebilsin diye canlarını feda etmişti. Amerikan Basın Kulübü'nde yaptığı konuşmada, hızını alamamış, NATO'yu epeyce övdükten sonra, Ortadoğu'da bir gedik olduğundan dem vurmuş, NATO'yu Ortadoğu'ya davet etmişti. Gerekçesi ilginçti: "petrol menbaları."  Bir yıl öncesindeyse, Bayar ve Menderes ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles'e, bu gediğin kapatılmasında Türkiye'nin öncü rol oynayabileceğini söylemişlerdi.

O günlerde siyasetçilerimiz ve yazarlarımız Amerika'dan söz edecekleri zaman, ABD demez; "Büyük Dost", "Büyük Müttefik" ve "Hür Dünyanın Lideri" gibi ifadeler kullanırlardı.

O yıllarda bir tek düşmanımız vardı: Allahsız Komünizm. "Hür Dünya"nın yanında değilseniz, şüphesiz ya Komünisttiniz, ya da "Moskof Ajanı". ABD'yle ilgili istifham uyandıracak küçük bir soru bile Komünist olmanız için yeterliydi.

Bayar ve Menderes Kore'ye asker gönderme kararı aldığında Türk Barışseverler Cemiyeti (TBC) "Adnan Menderes Hükümeti, Kore'de harp etsin diye 4500 Türk çocuğunu General McArthur'un emrine veriyor. Adnan Menderes Hükümetinin bu kararı Türk milletine nasıl gösterilirse gösterilsin Amerika'nın menfaatleri uğruna savaşa katılmamız demektir." demişti de başına gelmeyen kalmamıştı. Menderes, "Bunların kökü dışarıda" derken, Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü: "Bu tamamen komünizm propagandası ve komünist matbuatın lisanıdır." demişti. TBC kapatılmış, üyeleri tutuklanıvermişti.”/ http://www.islamianaliz.com/haber/mucahit-gultekin-yazdi-ulkemizde-sagcilik-turkiye-natonun-imanli-bir-uzvudur-52655#sthash.6qaNYTJY.UC2kCVqo.dpbs

“Ehven-i şerrin müslüman ülkelerde çok gündeme gelmesi, müslümanların toplum olarak kötü durumda olmalarıdır. Fakat ilginçtir ki, kötü durumda olanlar hayrı istemiyorlar da, şerrin hafiflemesine râzı oluyorlar. “Hayrı nasıl ikâme edebiliriz”in değil de, “şerri nasıl azaltabiliriz”in derdine düşmüşler. Zîrâ hayırdan ümitlerini kesmişler. Çünkü hayrı istemenin bir bedeli oluyor. Oysa “daha az şer”ri istemek bedâva. Üstelik hayrı istemek için “hayrın kaynağı” olan Allah’ı da hesâba katmak gerekiyor. Bu durum birilerinin işine gelmiyor.

Ehven-i şer için, naklî delil olarak, “batmaya yüz tutan geminin bir kısım yükleri denize atılır” denir. İyi de bu davranış ehven-i şer değil ki!; “hayır”dır. Yine; “Zarârın neresinden dönülürse kârdır” denir. Fakat zarardan dönmek şer değil, “hayır”dır. Çünkü neresinden olursa-olsun zarardan yâni şerden dönülmüştür.

Aslında “ehven-i şer” (az şer) “ekber-i şer” (büyük şer)dir. Zîrâ ehven-i şer uğruna niceleri münâfıklaşmıştır. Ehven-i şer i dile getirenler aslında en ufak bir şerre bile katlanamayanlardır. Yâni şerrin ehveni de onlar için felâkettir:

...Müslümanlar demokrasinin târifini yıllara göre şu sıralamayla yapmışlardır: Şer, ehven-i şer, “hayır”.

Kur’ân’a göre ya “şer” vardır yada “hayır”. “Yarı-hayır” yada “yarı-şer” diye bir şey yoktur. Kur’ân meselâ “biz sizi yarı-hayırla ve yarı-şerle sınarız” demiyor da şöyle diyor:

“Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz” (Enbiyâ 35).

Ehven-i şer belki sâdece “ölüm riski” olduğunda olabilir ki buna zâten Kur’ân da onay vererek, o an için -geçici olarak- şerri hayra çevirmiştir. Fakat bu, şerri ehven-i şerre çevirmek değildir:.../ İslâm’dan ne “ehven-i şer” çıkar, ne de ehven-i şerden bir hayır çıkar.” Harun Görmüş /1 Kasım 2017/http://www.iktibascizgisi.com/ehven-i-serde-teselli-aramak/

Bugün bölgemizde ve dünyada yaşanan bütün olumsuzlukların başını, ehveni şer denilen ABD'nin çektiğini görmekteyiz.

Sonuç olarak, toplumsal anlamda, ehveni şer konusunda yeniden düşünmenin faydalı olacağını belirtmekte yarar görüyorum.

 Rabbim, bizleri ve coğrafyamızı, başta ehveni şer” olmak üzere, her türlü şerden muhafaza etsin. Selam ve dua ile.