GIDA POLİTİKAMIZ NASIL OLMALI?

11 / 02 / 2018

“Petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz”

"Henry Kissinger bu sözü sarf ettiğinde tarih; 1970’ti.

Bu sözle kastedilen, belki de ille de bu alanların ele geçirilmesini değil de farklı yöntemlerle tekeller oluşturma olabileceği o günlerde fark edilmemişti.

ABD’nin Türkiye’ye gönderdiği Bakan Kemal Derviş’in; meclisten jet hızıyla çıkartılması için talimat verdiği on beş yasanın içinde, tarımda dışa bağımlılığın temellerinin atılmasını içeren düzenlemeler de vardı. O gün, bu işin sadece tütünle ilgili kısıtlamaları gündeme gelmişti…

Tohum ve bitkilerin genetiği ile oynamak (GDO) ve tohum tekeli oluşturma metotlarıyla yüzleştiğimizde uyanmaya başladık…

Batı tarzı ayaküstü ve sağlıksız beslenme alışkanlıkları kazandık. Kanser başta olmak üzere birçok hastalıkta artış oldu. Konuyla direkt ilgili olmasa da bu konuda en büyük risk grubu öğrencilerimiz.

Nüfusumuzun önemli bir bölümü öğrenci. Ders sayısı ve süreleri kısaltarak, öğrencilerin öğle yemeklerini dışarıda yemeleri önlenerek önemli ölçüde bu sorunu çözmek mümkün. Öğrencinin okulla ilgili işi en fazla yarım gün olmalı ve yemeğini dışarıda yemek zorunda bırakılmamalı.

Yaklaşık otuz yıl önce, ders kitaplarımızda; Türkiye’nin kendine yeten/kendini besleyebilen üç beş ülkeden biri olduğundan dem vurulurdu. Öyleydi de zaten. Yeniden bu duruma gelmek hala mümkün.

Türkiye, et ihtiyacını, büyük ölçüde büyük baş hayvancılıkla karşılamaya çalışmıştır. 1925’ten itibaren dışarıdan büyük baş ithalatı yapmaktayız.

Anadolu'da yetiştirilen sığır ırkları küçük cüsseli olduğundan et verimi az ve yem gideri fazla. Yemi de artık dışarıdan ithal ettiğimizi hatırlatalım. Tüm bu girdilerden dolayı et maliyeti artmaktadır. Buna çözüm olarak benimsenen yolun, dışarıdan ucuz et ithalatı olmadığı; tam tersine Anadolu iklim şartlarında yaşayabilecek, daha düşük yemle daha fazla et verimi alabileceğimiz 

Türkiye’de 1940 yılında 100 kişi başına 55 olan sığır sayısı, 2016’da 18 olmuş; koyun sayısı, 148’den 39’a, keçi sayısı ise 95’ten 13’e inmiş. Bunda nüfus artışının payı olmakla birlikte, genel anlamda et ihtiyacının karşılanamamasında daha farklı birçok etkenden ve yapılan yanlışlardan bahsetmek mümkün.

Bu yanlışları, çiftçilerimiz ve bakanlık elbette daha iyi biliyor. Süt ırkı hayvanı et için kullandığımız, fiyatları düşürmek için yanlış ithalat politikaları uygulamamız, meralarımızı konut alanları haline getirmemiz, planlı yem üretme politikamızın olmaması, gıda ile ilgili bazı temel kamu kuruluşlarının geçmişte özelleştirilmesi, yetersiz denetimler, ırk elde etmeye yönelik çalışmaların yeterli düzeyde olmaması, antibiyotik kullanımı, makine ile sağımların hayvanların ömrünü kısaltması, zarar eden çiftçilerin hayvancılığı terk etmesinin önlenmemesi, IMF/Dünya Bankası programları ile azalan üretim gibi bazı yanlışlar kamuoyunun malumu.

Gıda konusunda özellikle et üretiminde hayvancılığı dışa bağımlılıktan kurtarıp, kendimize has politikalar uygulamamız kaçınılmaz olmuştur.

Elbette, sadece büyükbaşta değil; kümes hayvancılığından, deniz mahsullerinden tutun küçükbaş hayvancılığına her alanda kapsamlı ve çok yönlü çalışmalar ve planlamalar yapılmalıdır.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba’nın krizleri gidermeye yönelik acil tedbirler mahiyetindeki çabaları gündemde. Et ithalatıyla, vatandaşın ucuz et yemesini sağlamak bunlardan ilkiydi. Beğenenler de oldu, eleştirenler de.

Şimdi ise yeni bir projeyle gündemde Fakıbaba. Öncekine göre daha yerli bir çözümü, üretimi ve istihdamı önceleyen bir proje. Fakıbaba, dar bir zaman aralığında, yılların biriktirdiği sorunlara adeta neşter vurma tarzında bir çaba içinde. En hızlı sonuç alınabilecek ama popülist olmayan seçenekler peşinde.

Unutmamak gerekir ki; hayvancılığın ve tarımın iklimle de yakın ilişkisi vardır. Bu açıdan; ağaçlandırma (kuraklıkla mücadele), yem üretimi, tohum ıslahı ve Türkiye koşullarına uygun hayvan ırkları elde etme gibi alanlarda çalışmaların hızlandırılması gerekir…

Şimdilik ucuz et elde etmeye yönelik pansuman tedbirler var. Et ithalatı gibi. Ancak bu politikaların sürdürülebilirliği genelde mümkün olmuyor.

2002'deki verilen desteklerin yüzde 4'ü hayvancılığa aktarılırken, 2014'te bu oranın yüzde 31'e yükselmiş ve buna rağmen hayvancılık alanında ve artan et ihtiyacını karşılamakta, dışa bağımlılıktan kurtulmak mümkün olmamıştır.

Elbette akla ilk gelen destek ve teşvik oranlarının arttırılması olabilir ancak çözüm desteğin arttırılmasından ziyade, verilen desteğin üretime dönüşememesinin nedenlerinin ortadan kaldırılmasıdır. Bu da; desteğin, gerçek yetiştiricilere, ehil olanlara verilmesi, takibinin ve denetiminin mutlaka gereği gibi yapılmasıyla mümkün olabilir. Türkiye’de koyun ve keçi ilk kez mevcut hükümet tarafından destek kapsamına alınmış, et ve süt miktarının arttırılmasını mümkün kılan işletme modelleri kurulmuş ancak henüz arzu edilen seviye yakalanmamıştır.

Fakıbaba’nın bugünlerde tanıtımını yaptığı “Kendi işinin patronu ol” adlı proje geniş kapsamlı bir planın parçası olmamakla birlikte umut verici.

Ancak sosyal yönü de olan ve köylüyü tekrar köyüne dönmeye yönelik de olsa; gerek bu proje gerekse de benzer projelere de ihtiyaç duyulmakta. Seçime gidilen bir süreç, zaman darlığı ve diğer bazı nedenlerden dolayı altyapısının iyi hazırlanmadığı gibi kaygılar yok değil. Bu da projenin popülizm kurbanı olma riski barındırıyor. Tüm bu sınırlamalara rağmen çeşitli tedbirlerle bu projeden verim elde etmek mümkün olabilir. Bu da uygulamaya ve sağlıklı bir denetlemeye bağlı.

Bu projeye göre; köyüne dönen çiftçilere 300 koyun ve asgari ücret tutarında maaş verilecek.

Projeyle köyden şehre gidişi önlemek, köye geri dönüşü sağlamak amaçlanmakta. Fakıbaba’nın deyişiyle: ”Müthiş bir sosyal ve sürü artırma projesi.

Müthiş bir para. İsterse bu yavruları bize satabilir, borcundan düşülür. Erkekleri kesime gönderebilir. Fiyat garantisi vereceğiz.

Şehirde hastanede temizlik yapacağına asgari ücretle, köyünde hayvanıyla uğraşacak. Hem maaşı al hem kendi işinin patronu ol diyoruz. Bu istihdamı da artıracak.”

Bu tür projeler daha kapsamlı ve uygulanabilir tarzda arttırılmalı ve desteklenmelidir. Ancak sürdürülebilir özellikler kazandırılmak ve şeffaf olmak şartıyla. Belki de ileride sadece köyüne dönenler değil; bu işi gerçek anlamda yapabilecek ehil bir kesim oluşur ve sadece küçükbaşla yetinilmez, çeşitlilik de arttırılabilir.

TİGEM gibi kuruluşların aktifleştirilmesi, işlevselliğinin arttırılması, GAP projesinin bitirilmesi gibi unsurlar da bu süreçte üzerinde durulması gereken hususlar. Bir de Urfa’da tarım üniversitesi açılması durumu vardı ki bunun da ciddi şekilde planlanması gerekli.

Gıda/tarım ve hayvancılık alanında hazırlanacak projelerin özellikleri belirlenirken; bugünlere nasıl gelindiğini, hangi yanlışlar yapıldığını bilmemiz ve bu yanlışları tekrar etmemeye de özen göstermemiz oldukça önem arz eder.

Bu bağlamda, et ihtiyacımızın karşılanmasına yönelik projelerin, uzun vadeli ve çok yönlü planlamaların birer parçası olma gibi özelliklere sahip olması oldukça önem arz eder.

Meseleye sadece et ihtiyacı olarak bakmak sığ bir yaklaşımdır. Kendine yetme, dışa bağımlı olmama oldukça stratejik bir konudur. İşin ekonomik hatta güvenlik boyutu da vardır.

Tüm bu çalışmalar; bakanlığın öncülüğünde, üniversiteler, ziraat odası, diğer ilgili kurum ve kuruluşlar ve çiftçilerin de katılımıyla, kapsamlı bir plan çerçevesinde sürdürülmesi önem arz eder.

Bu bakımdan sonuç olarak belirtmek gerekirse; Türkiye, bu alandaki eksiklerini gidermek noktasında gecikmemeli, yeniden kendine yetebilecek bir potansiyele sahip olduğunu bilmeli ve bu konuda uzun vadeli, kapsamlı bir uygulama planı hazırlayarak, gıda ve tohum konuları başta olmak üzere, tarım ve hayvancılıkla ilgili tüm alanlarda dış tekellerden kurtulmanın yollarına ulaşılacak politikalar oluşturmalıdır.