İSLAMCILIK ELEŞTİRİLERİ

25 / 03 / 2018

Küresel ölçekte yaşanan durum, İslamcılık eleştirilerini aşan ciddi yüzleşmeler ve yol haritaları belirlemeyi zorunlu kılmaktadır.

Birbirimizi, konjonktürel nedenlerle suçlamak ya da aynı nedenlerle bulunduğumuz safların kavgası ve /veya birlikteliklerini değil; ümmeti ve ümmet olmanın şartlarını yeniden tanımlama adına, 'nas'lar ölçeğinde ve zamanın ruhuna uygun olarak/değişen şartlara göre yeniden zihni ve ciddi çabalara girişmek gerek...

Sistem, müslümanların sistem içi siyaset yapmaları için çok gayret göstermiştir. Milli Nizam Partisi’nin kurulması, bu yoğun çabaların sonucu olmuş ve memnuniyet yaratmıştır. Kaldı ki MNP, gerçek anlamda İslamcı/İslami hassasiyetleri oldukça önemseyen, adanmış insanların kurduğu bir partiydi.

Buna rağmen, o günkü müslümanlar, bu hareketi desteklememiş ve partinin oy oranı hep düşük kalmıştır.

Baştan, şu iki hususu da belirtmek gerekir ki; Türkiye’de sistem içi siyaset müslümanlara, şimdiye kadar bir hayır getirmemiştir. Buna rağmen, sistem içi siyaset konusunda, reddine veya kabulüne yönelik kesip atma tarzı dışında, kapsamlıçalışmaların yapılması gereği göz ardı edilemez.

Tüm dünyada, müslümanları sistem içi siyasete çekmenin asıl amacı, onları kontrol altında tutmak, kendi sahalarına çekmek, ehlileştirmek ve İslam’ın gerçek özünden uzaklaştırmaktır.

Onları uzlaşıcı, uyumlu ve hoşgörülü bir duruma getirerek tepkisizleştirmek, kimliklerinde erozyon oluşturmak, zihinlerini teslim almaktır. İran İslam İnkılabı’ ndan sonra ise buna, onları direniş ekseninden uzaklaştırmak maddesi eklenmiş ve sıcak dönemlerde bu madde başat bir nitelik kazanmıştır.

Yine şunu belirteyim ki; Allah’ın nurunu kimse söndüremeyecektir. Müslümanlar, sadece Türkiye’de değil; tüm dünyada, düştüğü yerden kalkacaktır. Buna, tüm kalbimle inanıyorum.

Yine şunu belirteyim ki; 28 Şubat süreci, tüm sarsıcı etkilerine rağmen, müslümanlar üzerinde, iktidar dönemindeki gibi/kadar kimyasal nitelikte bir değişime yol açmamıştır.

Çünkü 28 Şubat süreci; onları sindirmiş, sarsmış ama saflarını kaybettirmemiştir.

Oysa bugün, ‘İsrail düşmanımız değil’ dediği halde; müslüman olduğunu da iddia eden dünün İslamcıları, sayısal olarak az değil.

Bu eleştirileri yapan bizler de az ya da çok sarsıldık, savrulduk, dönüştük ama eski yörüngemize gelip oturmak dışında seçeneğimiz de yok.

İslamcılık eleştirileri, yapılması gereken bir çalışma. İşin kolayına kaçmaktır bir bakıma.

İslamcılık eleştirileri yapanların kimisi, yenilgiyi ve yeni durumu; bir “realite”/"konjonktür" olarak sundu ve/veya kendine ve bize kabul ettirmeye çalıştı. Bu doğrultuda olduğunu düşündüğüm çalışmalardan birinin; Mehmet Efe’nin “Mızraksız İlmihal” adlı çalışması olduğunu düşünüyorum…

Kimileri akademik ve dışarıdan biri olarak; kimileri bir özeleştiri ve durum tespiti ve kimileri ise buna ek olarak, meydan okuma şeklinde samimi bir üslupla yaptı bu eleştirel çalışmaları.

‘Yorgun demokrat’lık bir süreçtir ve bu tarz süreçler, Türkiye’deki bütün ideolojilere yaşatıldı. İslamcılık da bunlardan biriydi ve bu süreçleri, sadece bir defa değil; defalarca yaşadı müslümanlar ama en keskin olanı; 28 Şubat süreciydi…

Bu süreçleri yaşatanların amacı; umutsuzluğun kabul ettirilmesi ve teslim olmanın gereğine inandırmadır. Kurtuluşun, devrimin gerçekçi olmayacağını, olmayacağını zihinlere kazımaktır.

Her şeyin kirlendiği, kirletildiği bir dönemden geçmekteyiz. Böyle bir çağda, dinin siyasi meze mertebesine getirilmeye çalışıldığı, kirli savaşların ve paylaşımların, kirli ittifakların, kirli stratejilerin havada uçuştuğu bu süreçte, yeniden Allah’ın sesine sarılmayı daha fazla geciktirmenin bir anlamı olamaz.

Görüşlerinin tamamına katılmasam da, İdris Özyol’un 1999/2000 tarihlarinde, hem de Yeni Şafak’ta kaleme aldığı, özgün üslubu ve içtenlik dökülen yazılarından kısa birkaç alıntı yapalım:

“Yoldaşlarım ne düşünecek bilmiyorum bu kalp ağrısı için. Bu küçük "kaçamak", bu "istirahat" beni daha fazla bağlamış olmalı kavgaya. Ki şimdi kalkıp gideceğim ve ücra bir dağbaşında beni bekleyen "çetemiz"e katılacağım bebeğim. Savaşmamgerekiyor. Bildiğim tek şey bu. Kalbimde yer yok, kanaviçe düşlere ve "küçük evler"in tuğlalarını üst üste dizmek için harcayamam kollarımdaki gücü. O kuvvet, bilmem neresinde dünyanın bizi bekleyen bir karanlık orduyu dize getirmek için kullanılmalı. Yenilmekse yenilmeliyiz. Kazanmaksa kazanmalıyız. Hayat yenilgiler ve zaferler arasında engebeli bir yoldur bizim için ve o yola kalbimizin ekleyeceği yeni engebeleri çekemeyiz. Çeteciyiz biz. Eşkiyayız.”/ Geç buldum tez yitirdim/05 Mar 2000/Yeni Şafak

“Tarih yani "öteki tarih" yani "bizim tarihimiz" hep dağlarda, hep kaçak, hep dövüşerek yazılmıştır. Ve "kafası bozuk adamlar"ın, ve "sabrı tükenmiş yiğitler"in, ve "özgürlüğe aşık gençler"in, hesapsız kitapsız aşklarından geçer o tarihinyolu. Çoğu, güneşin doğuşunu göremeden ölür. Ama güzel ölür bizim çocuklar. Kahramanca ölür. Dünyanın en büyük aşkıyla ölür. Bir halkın, bir sınıfın, bir kitlenin özgürlük düşüyle ölür. Kafasında kurşun izi bir gül gibidir ve tutar öpersin onu öldüğü yerden. Ne güzeldir özgürlük, ne güzeldir kurtuluş, ne güzeldir eşitlik. Ve tarih bunların tarihiyse doğrudur ve bitmemiştir henüz. Hatta belki yeni başlamaktadır.”/ Tarihi iplemeyenlerin tarihi olmamıştır/13 Şub 2000/Yeni Şafak

……………

“Elimde babana ait, kalmış tek fotoğraf bu yavrucuğum, paramparça…

Bak bu baban, şurada, simsiyah sakalı, şalvarımsı pantolonu, kemik çevreli, büyükçe gözlüğü ile baban… Bu da babanın arkadaşı Ahmet, bu Cihat, şu arkadaki Muhammed…Gel hadi 85 - 95 yıllarında çekilmiş bu fotoğrafı birleştirelim, babanı tanımalısın, baban bir radikal İslâmcıydı yavrum.

...

Çok gençtiler; en yaşlıları, hareketin önderleri otuzlu yaşlarda ya var ya yoktu. Bariz bir tecrübesizlik ve toyluk göze çarparken sıcacık bir samimiyet de insanı gözlerinden öpüyordu. Herhangi bir cemaat ya da hareket mantalitesini, öncü bir nesilden devralmamışlardı. Heyecan uyandıran ancak bu topraklara ilk defa atılan köksüz nadide çiçekler gibiydiler. Hem en zayıf hem en güçlü tarafları ilk oluşlarıydı. Dilleri delikanlılıkları gereği sivri, sesleriyse olabildiğince yüksekti, bir de aşırı siyasî. Dinin uhrevi tarafını, kalbe seslenen kısmını ıskaladıklarını onlara kimse söylememiş miydi? Devrimci ve sistem karşıtı siyasal dilleri sadece sisteme kaşı olmakla kalsaydı yine iyiydi. Ancak süreç içinde toplum karşıtı hatta yeri geliyor aile, konu komşu karşıtı da olabiliyordu o sert ve sivri dil…”/ Senin Baban Bir İslâmcıydı Yavrum/ZeynepKarataş/timeturk

Kendimizi eleştirirken tüm dünyada yaşanan mücadelelerin şeklini, yöntemlerini ve sonuçlarını sağlıklı bir şekilde değerlendirmek mecburiyetindeyiz.

Şunu unutmayalım ki, kaybedilen cepheler, sadece sistem içi siyaset yoluyla mücadele verilen coğrafyalar değil.

Afganistan’da, Çeçenistan’da da; kazanılabilecekken kaybetmenin nedenlerine bakmak gerek.

Doğu Türkistan’da, Suriye’de, Arakan’da, Yemen’de neler yaşandığına bakmak; Gannuşi’nin neden teslim olduğunu iyi okumak gerek.

Türkiye’de en büyük kaybın ve değişimin nedenlerini doğru okumak gerek.

Suriye'de, Irak'ta, Libya'da, Afganistan'da, Filistin'de, Yemen'de, Arakan'da ve İslam coğrafyası başta olmak üzere daha birçok yerde; kimin kiminle savaştığını doğru tahlil etmeli ve bu savaşlarda, direkt ya da dolaylı olarak kimlerle saf tuttuğumuzu bilmemiz gerek.

İç içe halkalardan birinin içindeyiz. Bir sonrakini, diğerini, daha sonrakini ve en sonundaki/en geniş halkayı görmek gibi bir gündemimiz, bakış açımız olmalı. Basiretimizi kullanmalıyız.

Basiret sorunu yaşıyoruz, hatta safımızı/yerimizi yadırgamıyoruz. Muhakeme etme, akletme melekelerimizi, anlaşılmaz bir hipnoz altındaymış gibi, kullanmıyor; onların varlığının farkına varmak istemiyoruz.

Dünyanın büyük müstekbirleriyle boğuşan direniş ekseninin, niyetini ve çabalarını doğru kumaya yanaşmıyoruz. Hüseyinler'e yanaşmıyoruz.

İsrail’le, ABD’yle, Suudi Arabistan’la aynı safta durarak; dünya mazlumları için mücadele eden direniş çizgisinin karşısına, nasıl ve niçin dikildiğimizi dosdoğru sorgulamıyoruz.

Çok savrulduk ve artık bitmeli.

Rabbim, bizleri akledenlerden eylesin.