KARNEMİZ

10 / 06 / 2017

Bir eğitim-öğretim yılının daha sonuna geldik.

Dün yine milyonlarca çocuğumuz karnelerini alarak eğitim öğretimin bir yılını daha geride bıraktılar.

Ülke olarak çocuk ve genç nüfusumuz dünya ortalamasının oldukça üzerinde. Urfa olarak da hem nüfus artış oranımız hem de öğrenci sayımız ülke ortalamasının en üst sıralarında.

Çocuklar ve gençler geleceğimizdir ve onların sağlıklı bir nesil olarak yetişmeleri birçok etkene bağlı olmakla beraber kurumsal bazda bunların en önemlisi ailedir. Dolayısıyla aileyi ve aile yapımızın üzerine bina edildiği temel değerleri koruyarak ancak yeni neslin sağlıklı ve hayırlı bir nesil olmasını sağlamanız mümkün olabilir.

Çocuklarımız uzun süreli zorunlu eğitime tabi tutulmakta. Türkiye’deki çocukların eğitim dışında fazla bir alternatifleri de yok gibi. Üstelik zorunlu eğitim sekiz yıldan 12 yıla çıkarıldığı gibi; bu yıl, okul öncesi eğitimin yani ana sınıfı eğitiminin de zorunlu olması planlanmakta. Böylelikle zorunlu eğitimin 13 yıla çıkarılması düşünülmektedir.

Okullarımızın; çocuklarımızın ve gençlerin yetiştirilmesi noktasında sağlıklı bir ortam olup olmadığı hep tartışıla gelmiştir. Sorgulanması gereken bir konu. İletişimin kopukluğu ve gittikçe bireyselleşmenin arttığı ucube bir toplumsal yapıya doğru yol alıyoruz.

Okullarımızın nasıl daha sağlıklı bir işleyişe sahip olabileceği, okul - aile işbirliği kağıt üzerinde olmaktan çıkarılarak ete kemiğe bürünen mekanizmalar oluşturabilir miyiz gibi sorular/sorunlar ortada durmakta.

Aile yapımızın korunması, desteklenmesi ve yetim ve öksüz veya bir şekilde ailesinden koparılmış ve devletin sorumluluğuna verilmiş çocuklarla ilgili olarak da daha fazla neler yapılabileceğini irdelemek önem arz eder. Yurtlarda 18 yaşını dolduran gencin, kendi haline bırakılarak, topluma terk edilmesi yıkıcı olmakta ve kötü sonuçlara neden olmaktadır.

Hep karnelerini alan çocuklara baskı yapılmaması yönünde tavsiyeler içeren konulara değinildi, değinilmeli de ancak madalyonun diğer yüzü de böyle.

Sınava ve yoğun tempoya dayalı, zorunlu, uzun ve sıkıcı, ilkesiz, iletişimsiz, ümitsiz, seküler bir eğitim modeliyle çocuklarımızı sağlıklı bir şekilde yetiştirmemiz oldukça zordur.

Karma eğitim, temel insan haklarına ve insan yaratılışına oldukça ters bir uygulamadır. İlkokul, mutlaka karma olmalı, sonrası da karma olmamalı diye düşünüyorum.

Mevcut okul sisteminde; ailelerin çocuklarıyla fazlaca ilgilenme, iletişim kurma, zamanları, imkanları olmamaktadır çünkü çocuklar neredeyse tam gün okuldalar, aile de tam gün dışarıda, iş hayatında.

Aile bireyleri akşam, enerjilerin tükenmiş olarak eve dönmekteler ve zaman genellikle TV başında geçmektedir.

Yerli TV dizileri ise dehşet derecede ahlaksızlık, kimliksizlik, kişiliksizlik üzerine kurgulanmış.

Gelişmekte ve büyümekte olan çocukların başka düşmana ihtiyacı kalmıyor. Konuları, çoğunlukla; sevgili, çıkma, aldatma, evlilik dışı ilişkileri normalleştirme, içkiyi özendirici, şatafat, tefrika ve çarpık ilişkiler olan dizilerin, özellikle aile yapımızı hedef aldığı ortadadır.

Toplumun ahlaki yapısına, bilinçli ve planlı saldırı mahiyeti taşıyan bu faaliyetlerin önlenmesi toplumun hakkı olan bir taleptir.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı, RTÜK dışında bir kurul oluşturarak, bu tarz girişimleri daha seri şekilde durduracak, müeyyideler uygulayabilecek yetkilerle donatılması ve mekanizmalar ihdas etmesi gerekirken; son kararnamelerin birinde, arkadaşlık programları yasaklanırken, yukarıda niteliklerini saydığımız ve yozlaştırıcı özellikler taşıyan evlilik programlarının yayınlarına devam etmesi toplum tarafından da hoş karşılanmamıştır.

Hiç kimsenin, hiçbir odağın, toplumumuzun yapısını bozacak, genel ahlak kurallarına uygun olmayan, faydasız, oyalayıcı, uyuşturucu, kötü işlere sürükleyen içerikleri halkımıza TV’den izletme hakkı yoktur. Devlet de bunlara müsaade etmekle özgürlükçü olmuş olmuyor.

Devlet, bu konularda, toplumun hassasiyetlerine uygun davranmalıdır.

Bunların dışında, bireyselleşme ve bireysel iletişim mekanizmalarının sağlıklı, bilinçli, denetlenebilir bir tarzda ve formda kullanımına yönelik kurumsal ve ailesel mekanizmalar ne yazık ki yoktur veya yetersizdir.

Bu konudaki eksiklikler, yeterince iletişimin, sevgi paylaşımının, vakit paylaşımının olmadığı bir yapıda, çocuğa olumsuz etki yapması kaçınılmazdır.

Karnelerimizi alırken, sadece çocuğun ders başarısını değil; okulları, aileyi, öğretmeni, eğitim sistemimizi ve toplumu tümden değerlendirmeliyiz.

Çocuğun derslerindeki başarısı, onun ruhsal ve zihinsel/ahlaki gelişiminden sonra gelmelidir.

Zaman zaman bazı haberler ne yazık ki bizi üzmektedir. Bu hafta içi gazetemizde yer alan bir haber de bu nitelikte. Durumun tehlikeli boyutlarda olduğunu, aile kurumunun, çocuklarımızın ve okulların durumu ile ilgili ciddi ve acil yapısal değişikliklerin şart olduğunu da doğrular nitelikte bu haber.

Haberde; ortaokul sekizinci sınıfı öğrencilerine kadar inmiş ve genellikle lise öğrencileri arasında geçtiği iddia edilen kimi ilişkilerin sosyal medya aracılığıyla yayılması ve bazı ailelerin Urfa’dan taşınmayı bile düşündüğü vurgulanmakta... Detaylara girmeyi uygun görmüyorum...

Aynı haberin devamında, Baro başkanımız; Sayın Hikmet Delebe’nin, konu hakkında, aileleri bilgilendirici ve yönlendirici, işin hukuki boyutları konusunda aydınlatıcı malumatları var...

Bu çocukların ve ailelerinin zan altında kalması, çocukların yaşayacağı ruhsal sarsıntılar bir taraftan üzücü iken; işin esas trajik olan yönü ise, bu çağdaki çocukların okullarda bu tarz ilişkilere yönelebilecek hale gelmeleri. Bu haberler, bu manzaralar, doğru olsun ya da olmasın; toplumumuzun, ailelerimizin, okullarımızın, eğitim sistemimizin karnesi mahiyetindedir.

Saymakla bitiremeyeceğimiz sorunlara, uyuşturucu ve benzeri kötü alışkanlıkları ekleyerek uzatmak mümkün...

Özetlersek; tüm bunlar, bir şeylerin yanlış gittiğinin işaretleri.

Bu konularda, başta yapısal değişiklikler olmak üzere, gerek Milli Eğitim Bakanlığı gerekse Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, ciddi tedbirler almalıdır.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının demin yukarıda da bahsettiğim, devletin sorumluluğuna verilen çocuklarla ilgili yani ailelerinden uzaklaştırılmış, ailesiz kalmış veya yetim ve öksüz kalmış çocuklarla ilgili, yurt tarzından ziyade, Sevgi Evleri tarzındaki uygulamaları ön plana çıkarmalıdır.

Çünkü aileye, anne veya babaya muhtaç duruma düşmüş bir çocuk, birinci derecede sevgiye muhtaçtır, aile ortamına/sıcaklığına muhtaçtır. Yemek içmek barınmak ve giyinmek gibi temel ihtiyaçlar bile bu sevgi ihtiyacından sonra gelmektedir. Bu bakımdan bu çocuklarımızı, yurt gibi ruhsuz ve resmi mekanlardan kurtararak, daha da geliştirilmiş sevgi evlerinde, bir aile ortamında yetiştirmeye dair projeler üretmeliyiz. Bu konuda, toplumun hiçbir ferdini zayi etmemek, temel ilkemiz olmalıdır.

Bu bağlamda, sadece çocukların değil; bakıma, ilgiye muhtaç diğer bir kesim ise yaşlılardır. Yaşlılar ve kimsesizler de dahil olmak üzere ailelerinden kopmuş ve tek başına kalmış tüm insanların, aile ortamı içerisinde yaşamlarını sürdürmelerine yönelik projelerin geliştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Biz zaten böyle bir toplumduk. Dolayısıyla bunu yapmakla köklerimiz de tekrar dönüş olacağız.

Tüm bu olumsuzlukların bitmesi umuduyla, karnelerini alan tüm çocukları tebrik eder, güzel bir tatil geçirmelerini dilerim.