KUDÜS

18 / 05 / 2018


Kudüs'ün izzetli ve aziz şehitlerine Allah'tan rahmet; yaralılara şifalar diliyorum. Zulüm, tüm insanlığın sorunudur ve hepimizin sorunudur. Kendine insan diyen herkesin.

Masum değiliz hiçbirimiz.

Bugünlere gelmede ve yaşananlarda hepimizin az ya da çok payı vardır. Kendi adıma, bu utancı peşinen kabul ediyorum, masum değilim.

Şunu biliyorum ki; Kudüs İstanbul’dur, Kudüs Şam’dır, Kudüs Bağdat’tır, Kudüs Kabil’dir, Kudüs Tahran’dır, Kudüs İslamabat’tır…

İsrail (İsrail devleti), Şam’a saldırdığında da tepki göstermezsek; Kudüs’e saldırdığında tepki gösteremeyiz.

Son bir haftadır yaşananlar, bu asra damgasını vuran olaylardan sayılacaktır. Tarih bizi yeni bir dönüm noktasına getirmiş bulunuyor.

Kudüs üzerinden bize yaşatılan acılar ve utanç dolu tablolardan bahsediyorum.

En önemli günlerimizde, en önemli kutsallarımız çiğneniyor, elimizden alınıyor. Bu yıl da Ramazan'a farklı ve daha kuşatıcı bir utançla giriyoruz: Kudüs’ün tamamının işgali.

Aslında İnsanlığın ilk günüyle başlayan, iyi-kötü, zalim-mazlum, tevhid-şirk mücadelesi devam etmekte ve kıyamete kadar da devam edecektir. Resmin tamamı bundan ibarettir. Her yaşanan olay, bu büyük resmin birer parçasından ibarettir.

Bu ilke açısından bakıldığında, şaşılası bir durum yoktur. Zira sünnetullah tecelli etmektedir.

Önemli bir mevzi kaybettik ama nedenleri iki yönlüdür. Birincisi; mücadelenin devam ediyor olması yani dökülenlere, dönenlere, karşıya geçenlererağmen insanların teslim olmaması, imkana değil; imana göre hareket etmesi, ilkeli ve onurlu davranması, direnmeye ve kendince önemli mevziler kazanmaya (Suriye, Yemen, Lübnan, Irak gibi) devam etmeleri.

Diğeri ise yaptığımız yanlışlardır. Bu yanlışlar türlü türlüdür ve bu yanlışları yapanların çoğu ‘biz’ görünümlüdür. Bu yanlışlıklar üç kategoride toplanır: Yapılması gerekeni yapmamak, yapılmaması gerekeni yapmak ve üçüncüsü ise direnenlerinyanında olmamak/hatta karşı safta olmak. Bu karaktersiz tayfanın- ki bunlar çoğunluktur- yanlışlarından bahsedip mideleri bulandırmak istemiyorum…

Bu sürece gelinceye kadar yapılan yanlışları kişi/toplum ve devlet/kurumlar olarak iki ayakta ele alabiliriz. Ülkeler/yöneticiler İşbirliği teşkilatları filan, bunlar, etkili ve yapılması gereken adımları atmak yerine kendi halklarını uyutmak ve bu kadarı yapılabilmekte algısına inandırmakla meşguller. Kimisi bir nevi teslimiyet; kimisi de ihanet içerisindeler.

Bugün, Filistin ve diğer coğrafyalarla ilgili planlar, artık açıktan ve önceden ilan edilmekte, uygulama takvimi verilmekte ve takvime göre icra edilmektedir. Bundan daha büyük bir zillet yoktur. İsrail’i İsrail yapan, İslam ülkeleridir ve bunda hepimizin payı vardır. Söyleneceklerin söylenmesi, yapılanları örtemez, yapılmayanları yapılmış göstermeye de yetmez, zilleti de gidermez. Bu durumlarda, yöneticilerimizi, toplum olarak doğruya sevk etmek, yüksek sesle uyarmak ve ona yardım ve destek vermek için tüm gücümüzü kullanmalıyız. Sakın İsrail’i kınamayalım, sakın. Bu zararlı olur. Önce toplum ve yönetenler olarak yapılması gerekenleri yapmalıyız hatta sadece bunu yapabilsek bile bu aşamada büyük bir fayda olur ama özellikle yöneticilerimizin yapması gerekenler konusunda ısrarcı olunmalı.

Yöneticilerimiz de aynı yöneticiler, İsrail de aynı İsrail. Keşke, koparılmış ve kurtulmakta olduğumuz İsrail’le (İsrail devletiyle) ilişkilere yeniden başlanmasaydı. Bu konuda toplum haklı çıktı.

Şimdi resmi biraz daha yakına getirelim. Küresel güçlerin üç veya dört çatışma/çıkar alanından biri ve en önemlisi olan Ortadoğu’ya bakalım. ABD ve Batı, burada ne yapmak istiyor ve İsrail’in bu resimdeki rolü nedir? Bunu doğru tahlil ettikten sonra kendimize bakalım ve nerede durduğumuza bakalım.

Batının, Ortadoğu’daki en önemli üssü İsrail’dir. İsrail, bir tohumdur ve uzun vadeli bir proje olarak, başarılı bir şekilde yoluna devam etmektedir. Bu projenin başarılı olma şansı da İslam ülkelerinin elindedir. Türkiye, bu bağlamda en kilit noktada yer almaktadır. Bu konum, onun üzerindeki baskıyı ve imkanları da arttırmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin alacağı konum, göstereceği tavır, Arap ülkelerinden birinin diğer Arap ülkelerini etkilemesinden daha fazla. Türkiye'nin tavrı, Arap ülkeleri üzerinde çok etkili olmaktadır hatta domino etkisine sahiptir denebilir.

Toplum olarak bizler ise, olaylar sıcakken tepkiler göstermekte ama Türkiye’nin elini kolunu bağlayan kimliksel niteliğini/kimyasını bozan politikaları konusunda bilinçli tepkiler vermemekteyiz.

Bu politikalardan vazgeçilmedikçe bu durum devam edecektir. Oysa, Türkiye, eli güçlü olan büyük bir ülke olduğunu unutmamalıdır.

Bu politikalar ve bulunulan konum nedir?

Şudur: AB süreci ve NATO üyeliği.

Türkiye’nin buralarda işi yok, olmamalı. Buralardan bize hayır gelmedi ve gelmeyecek. Batıya yakın olmak, İsrail’le yakın olmayı gerektiren uluslararası/küresel bir mekanizmaya tabi olmakla bağlantılanmış ve bu tezgah, Türkiye gibi, batının hizmet sınıfına koyduğu, ülkelere dayatılmıştır. Bu roller, gerçekten de onur kırıcıdır.

Türkiye, Suriye sürecinin ilk yıllarında da bu bağlamda yanlışa yönlendirildi ve bugün Kudüs’te yaşananlar karşısında etkili olabilme imkanları elinden alındı.

Şunu bilmeliyiz ki, İsrail’e yakın olmak, Batı ve ABD’ye yakın olmak, onların, bizi parçalama ve zayıflatma planlarını sadece hızlandıracak ve bizi güvende kılmayacaktır.

Demem o ki; toplum olarak, İsrail’in ne zaman ne yaptığına bakmadan ve sürekli ısrarcı olmamız gereken hususlar; yöneticilerimize, bu çıkmaz sokaklardan döndürme konusunda destek olmaktır. Bu, sadece Filistinliler için, bölgemizin selameti için değil; kendimiz için de gereklidir. Bu konuda mitingler ve benzeri çalışmalar yapılabilir...

Kudüs/Filistin/Ortadoğu’nun küresel ve İşgalci ülkelerden temizlenmesi kırmızı çizgimiz olmalı, parti üstü olmalı. Dolayısıyla ilk talebimiz; İşgalci, alçak, terörist ve soykırımcı İsrail devletiyle derhal ilişkiler kesilmelidir. Bunun mümkün olduğunu ve işe çok yaradığı geçmiş deneyimlerden bilmekteyiz. Toplum olarak, ilk ve en acil şartımız budur.

Büyük resme dönecek olursak: Batı, kendisinin bir aygıtı olan, İsrail’in güvenliğini/hakimiyetini/Büyük İsrail’i; bölgemizde/ evimizde tahkim etmek, bize efendi kılmak için, özellikle son yirmi yıldır, ülkelerimizi bir bir işgal etmekte, milyon milyon insanımızı öldürmekte, milyonları evsiz ve sakat bırakmakta, göç ettirmekte ve bu sürece, sonuca ulaşana kadar devam edeceğini gizlememektedir.

Bu yol üzerinde Türkiye de var. Ne yaparsa yapsın; masada değil; menüde olacağını bilmelidir.

Şimdi Suriye’deler, Irak’talar, Afganistan’dalar,Türkiye’deler.

Kovmalıyız.

Türkiye; Suriye’de; İsrail’in karşısındaki safa geçtiğini açıkça ilan edebilir. ABD üslerinin ülkemizden gitmesini isteyebilir. Afganistan’daki askerlerini çekebilir. Başka yolu yok. Bu halkın onuru daha fazla ipotek altında kalmamalı.

Sorun, İsrail’in davranışları değil, haksız/hukuksuz varlığıdır. Siyonist İsrail devletinin varlığı, utanç olarak bize yetmiyor mu? İsrail'in var olması, bölgemizde olması asla meşru değildir.

Yöneticilerimiz, ABD ve İsrail'le işbirliğini reel politik olarak lanse edenlere inanmamalıdır.

Genel olarak bölgemizin selameti ve Kudüs'te son yaşanan olaylarla ilgili olarak, her kurum kendi rolünü doğru oynamalı. Muhalefet, siyasi partiler, STK’lar ve hükümet. Özellikle hükümet, hükümet gibi davranmaktan kaçınmamalı. Söylemler ve eylemler uyumlu olmalı.

Türkiye, tek başına İsrail'i durduracak güce sahip değil. Çünkü İsrail, tek başına İsrail’den ibaret değil. İsrail demek; ABD, İngiltere, Fransa, BM, NATO, AB olmak üzere muhtelif ülkeler ve kuruluşlar demek. Üzücü ve düşündürücü olan ise bunların stratejik ortaklarımız olması. Hayret, hepsi İsrail yanlısı; Türkiye yanlısı değil. Dolayısıyla Türkiye, İsrail’e karşı olanlarla beraber olmalı.

Bu da Türkiye'nin, İsrail'le iyi geçinebilmek için değil; komşu ülkelerle ve halklarla sağlıklı ilişkiler kurmaya yönelmesini gerekli kılar. Türkiye, bölgedeki batı yanlısı politikalardan, tamamen vazgeçmeden bunu sağlayamaz.

İsrail’in küstahça davranışlarının, Türkiye-İsrail ilişkileriyle orantılı olduğu gibi bir gerçeğin deneyimlerine tanık olmuş bir ülkenin halkı olarak, eski günlere özlem duyma hakkımızın olduğunu düşünüyorum.

Evet İsrail, suç işliyor, yargılanmalı ama bugünkü reel politik ve uluslararası mekanizma ile bu mümkün değil. Ama İsrail durdurulabilir. Bölge ülkeleriyle işbirliği yaparak; Irak'ın, Suriye'nin, Alevilerin, Kürtlerin, Müslümanların, gayrimüslimlerin huzurunu sağladığımız zaman, İsrail’i de durdurmuş oluruz.

Sonuç olarak; bu durumdan çıkış yolu var. Önce doğru iman etmek. İmanla başladı bu dava; tekrar imanla uyanacak uykusundan.

Bu Ramazan daha sıkı tutalım kendimizi, gerçek imana, Kur'an'a yönelelim, farklı olana yönelelim, birbirimize yönelelim ve güvenelim.

Kendimizi, dinimizi, Allah'ı, düşmanımızı, kutsallarımızı, zalimliği, cihadı, onuru, haysiyeti, kimliğimizi, adaleti yeniden yorumlayalım; tavrımızı, duruşumuzu daha ilkesel belirleyelim, daha tavizsiz olalım.

Tutalım kendimizi, tutalım, biraz daha sıkı tutalım. Öfkemizi bilinçle bileyelim, bilgi ve bilinçle donanalım.

Ramazanın, ümmetin uyanışına vesile olmasını diler, hepinizin Ramazanını tebrik ederim.

Sözlerimi, İsrail Rejimi'ne karşı başlatılan ilk intifadanın mimarı olan, 22 Mart 2004 sabahı, Gazze şeridindeki Hay El Sabur'da bulunan bir camiden sabah namazından çıkarken, Ariel Şaron'un talimatıyla apaçi helikopterlerinden bırakılan üç bombayla, yanında bulunan iki oğlu ve yedi arkadaşı ile birlikte şehit olan Ahmet Yasin’in, şahadetinden bir yıl önce yazdığı, haykırış ve yalvarışlarla dolu mektubu ile noktalamak istiyorum.

Selam ve dua ile.

"Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!

Allah'ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!

Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah! Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim! Ben ki saçları ağarmış, ömrünün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim! Tek isteğim, benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!

Siz ey Müslümanlar!

Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler! Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında? Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak? Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak! Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken? Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış! Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı?

Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye; "Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mü'min kullarına yardım et!" diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor?

Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:

"Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!"

Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek! Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız! Bizden teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim! Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın! Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! Temennimiz, Allah'ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız!

Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!

Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları! Allah'ım, sana şikâyette bulunuyorum..!

Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı sana şikâyet ediyorum. Sen mustazafların Rabbisin... Sen bizim

Rabbimizsin... Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı?

Allah'ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına sana şikâyette bulunuyorum, sana şikâyette bulunuyorum!

Gücümüz dağıldı... Birliğimiz bozuldu... Yollarımız ayrıldı...Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini sana şikâyet ediyoruz!”