KÜRESEL OYUNLARI VE TEHDİTLERİ DOĞRU OKUMA

03 / 02 / 2018

Ahlak, bir anlamda tuzun kokmaması anlamını taşır. Hukuk da tuzdur. Tuz üstündür. Dengedir. Tuz, doğası gereği kokmaz; kokanın kokusunu giderir. Kim, ne kokarsa koksun, bir çaresi vardır: Tuz. Ama tuz da kokarsa? Bu bir felakettir. Olağanüstü bir durumdur. Ne yapıp edip tuzun kokmasını engellemek genel bir fayda ve gerekliliktir. Çünkü tuz herkese lazımdır.

Tuzun, kokuşmuşluğu gidermeye yönelik tüm eylemler, niyetler, girişimler değerlidir. Bu eylemlerin hepsi erdemli insanların yapacağı, yapması gereken zorunluluklardır. Bütün kokuşmuşluklar, bir hak ihlalini barındırır. Nerede hak ihlali varsa; orada kokuşmuşluk var ve tuzun devreye girmesi gerekir.

Toplumlar, onların hak üzere kurmuş oldukları dengeyi korumak ya da toplumu bu dengeye götürmek için, hak ihlalleriyle mücadele eden, egemenleri uyaran, toplumu bilinçlendiren girişimlerde bulunurlar. Ancak, bunun etkili olabilmesi için, tuzun kokmaması gerekir. Tuz ne zaman kokar? Taraf olduğu zaman. Adaleti, hakkı kaybettiği zaman. Aslında tuz kokmaz, koktuğu zaman, tuz olmaktan çıkar. Tuzun işlevini engellemek herkese zarar vermektir. Yine en büyük ihlal de; adaleti sağlamak değil de, başka hesaplarla ihlallere karşı çıkma görüntüsüdür. Erdemli insanın tarafı tektir: Hakkı gerçekleştirmek.

Bizdeki toplumsal kuruluşların da kendi toplum dinamiğimizden kaynaklanıyor olmaması, onların toplumda etki bırakmasını sınırladı. Özellikle insan hakları örgütlerinin, insan, haklar ve ihlaller konusunda kısmen toplumda farkındalık oluşturdukları gerçeği inkar edilemez ancak genel anlamda toplumun haktan yana olması tavrı gelişkin bir ivmeye evrilemedi. Bu bakımdan toplumun önemli bir kesimi hala manipülasyonlara ve yanlış algılara karşı edilgen yapısını sürdürmeye devam etmektedir. Bu örgütlerin yerel ve küresel olanlarının hemen hepsinde geri bir elin olduğu ya da kimi küresel güçlerin hesapları olduğu zaman zaman gündeme gelmekteydi.

Bunda, sayıları çok sınırlı da olsa insan hakları örgütlerinin ve hukuk sisteminin gerçek anlamda tarafsız ve saygın bir konuma gelememesinin de önemli payı var. Buna rağmen, tarihsel deneyimi ve toplumda modern anlamda bir deneyime sahip olunmaması gibi sınırlıklara rağmen bu örgütlerin önemli katkıları da olmuştur.

Özellikle bölgemizde ve dünyada yaşananlar ve küresel zorbalığın daha aleni ihlalleri, küresel inandırıcılığı zedelemiştir. Bize tuz diye sunulan küresel mekanizmaların, kendi asli amaçları dışında acımasızca kullanıldığını görmek, bu kurum ve kavramlara şüpheyle bakmayı beraberinde getirmiştir. Modern/seküler anlamda demokrasi, insan hakları gibi kavramların da nasıl geçici birer araç oldukları ileride ortaya çıkacaktır hatta şimdiden ortadadır.

Ancak bu durum, siyasi ve küresel anlamda hiçbir hesap olmadan, fıtri, temel hakları anlamsız ve değersiz hale getirmez, getirmemeli de. Bu yönde çabaların tümünü mahkum etme veya bu yapıların içinde bulunan ve amaçları tuzu doğru kullanmaya yönelik çabalardan ibaret olanların saygınlığını ve bu çabalarını hiçe saymayı gerektirmez.

Tüm bunlara rağmen, bu alanda faaliyet gösteren kuruluşların bazı verilerini, haberdar olma, resmin tamamı hakkında bir fikir yürütebilme ve benzeri nedenlerle irdeleme ve değerlendirme durumunda kalabilmekteyiz. Bundan da çekinmemeliyiz.

Bu bağlamda, UHİM (Uluslararası Hak ihlalleri İzleme Merkezi) tarafından her yıl düzenli olarak yayımlanan “Dünya Hak İhlalleri Raporu”nun 2017 sayısının tanıtımı amacıyla yapılan basın açıklamasından bazı verilere göz atalım:

“Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi

2008 yılında patlak veren ekonomik krizin etkileriyle beraber, son yıllarda mültecilerden duyulan hoşnutsuzluk Avrupa’da aşırı sağın yükselmesinde temel dinamikleri oluşturmuştur.

Avrupalı devletlerde yapılan son genel seçimlerde aşırı sağ partiler; Avusturya’da yüzde 24, Danimarka’da yüzde 21,1, Finlandiya’da yüzde 17,6, Fransa’da yüzde 13,6, Hollanda’da yüzde 13, İsveç’te yüzde 12,9, İsviçre’de yüzde 30,7, Macaristan’da yüzde 65,1,Norveç’te yüzde 16,3 ve Polonya’da yüzde 46,4 oy almışlardır.

Aldığı referandum kararıyla AB’den ayrılma kararı alan İngiltere’nin ulusalcı refleksi ve akabinde 2016’nın sonlarına doğru İslam karşıtı söylemlerle ABD’de başkanlık seçimlerini kazanan Donald Trump’ın iktidara gelmesiyle Batı’daki sosyal ve siyasal dönüşümbaşka bir boyuta evrildi. Bu sürecin devamında Trump’ın 6 Müslüman ülkenin vatandaşlarına yönelik aldığı “vize yasağı” kararı ABD’nin İslam’a ve Müslümanlara yönelik bakış açısının en keskin tezahürü oldu.

Batı’da “Dördüncü Aşırı Sağ Dalga” olarak nitelendirilen son dönemdeki bu “öfkeli” yükselişin, iki sebeple izahı mümkündür: 2008

Küresel Ekonomik Krizi ve mülteci meselesi

Aşırı sağ fikirlerin bu denli revaçta olmasının tek göstergesi siyasi partilerin oy oranlarındaki artış değildir. Son yıllarda, aşırı sağcı birey ve grupların gerçekleştirdiği saldırı ve suç eylemlerinde de ciddi artışlar gözlenmiştir.

Nitekim, 2017 yılının ilk çeyreğinde yalnızca Almanya’da 200’den fazla Müslüman saldırıya uğramış, kadınlar tesettürleri nedeniyle aşağılanmış ve Müslümanlara ait özel mülkler tahrip edilmiştir.

İngiltere’de yaşayan Müslümanlar da çalışma hayatında ve sosyal yaşamda benzer önyargılı tutumlara maruz kalmaktadır. Müslümanlara yönelik saldırılara her gün yenisinin eklendiği ülkede, 2016 senesinde toplamda 3.886 olan ırkçı ve İslamofobik saldırı sayısı 2017 yılında %41 oranında artarak 5.848’e yükselmiştir.

Fransa ise 2017 yılında, mülteci kamplarına yapılan ırkçı saldırılarla beraber hükümetin mültecilere karşı yürüttüğü ayrımcı siyasetle hafızalara kazındı.

Çelişkiler Yılı

Küresel aktörler, demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi kavramlar üzerinden dünyaya direktifler vermeye kalksa da eleştirdikleri politikaları kendileri uygulamaktan geri durmuyor. ABD’nin vize uygulamaları, Fransa’da OHAL, İngiltere’de güvenlik ve Almanya’da göçmen yasaları bunun en açık örneği.

Kamu kurumları ve bağımsız STK’lar tarafından yapılan tüm araştırmalar, ABD ve Avrupa’da Müslümanların maruz kaldığı ayrımcılık ve şiddetin arttığını gösteriyor. Bütün bu veriler Batı’nın hamisi olduğunu iddia ettiği değerlerle çeliştiğini ortaya koyuyor.

Dünya gündemi, Suriye, Irak ve Filistin ile meşgulken; Arakan, Patani, ve Moro’da yapılan katliam ve soykırımlar İslam âleminin dahi dikkatini çekmiyor.

ABD önümüzdeki on yılda nükleer enerjiye 400 milyar dolar harcayacak. Dünyadaki nükleer silahların %93’ü, yani her an alarm halindeki 10 bin kadar nükleer silah ABD ve Rusya’ya ait. Buna karşılık en büyük nükleer tehdit olarak; İran, Pakistan ve Kuzey Koreöne çıkarılmaktadır.

Kapitalist sistemin şişirdiği finansal balon her geçen gün patlamaya daha çok yaklaşıyor. Dünya’nın en büyük ekonomileri olarak bilinen ABD, Çin ve Japonya’nın toplam borcu 63 trilyon dolara varmış vaziyettedir.

Toplumsal Hastalıklar Yılı

Her geçen sene dönüşerek daha tehlikeli bir boyuta ulaşan İslamofobi, daha doğru bir tabirle İslam düşmanlığı, Batı toplumu açısından ruhsal bir hastalık haline dönüşmüştür.

Küresel kültür endüstrisinin sinema, televizyon vb. mecraları kullanarak oluşturduğu popüler kültür tüm insanlığı bir kimlik bunalımına sürüklemeye devam ediyor.

Küresel sistemin insanlığı felakete sürükleyen uygulamaları neticesinde bugün dünyada 1 milyardan fazla sigara tiryakisi, 600 milyon obez, yüz milyonlarca madde bağımlısı ve alkolik insan mevcut. İnsanlık topyekun bir biçimde maddi ve manevi hastalıklarla boğuşuyor.

Milyarlarca genç şiddet ve müstehcen içerikli dijital oyunlarla teknoloji bağımlılığının pençesine düştü. Yalnızca ülkemizde bir günde dijital oyunlara ayrılan süre 52 milyon saattir.

İki Yüzlülükler Yılı

Çevre sorunlarının çözümüne yönelik sözleşmeler imzalanıyor ancak hiçbir Batılı devlet bu sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmiyor.

Çifte Standartlar Yılı

Türkiye dünyayı en az kirleten ülkelerden biri olmasına rağmen, dünyayı en çok kirleten ABD, Rusya, Çin ve Almanya gibi ülkelerle aynı kefeye konulmak isteniyor.

Küresel ilaç endüstrisi, patent sözleşmeleri aracılığıyla yeni ilaçların geliştirilmesini tekeline alıyor ve Türkiye gibi ülkelerde milli ilaç sanayilerinin gelişmesini, ilaçların daha ucuza mal edilmesini engelliyor.

Dünyada hâlihazırda 444 adet nükleer reaktör bulunmakta, 64 adet nükleer santralin yapımıysa devam etmektedir. Bunların 99’u ABD, 58’i Fransa’da yer almaktadır. Fransa enerjisinin %77’sini, Güney Kore %30’unu nükleer enerjiden sağlamaktadır. Fakat Türkiye’de yapımı süren tek nükleer santral dünyanın en büyük çevre sorunu gibi yansıtılmaktadır.

Çevre kirliliği her yıl 10 milyon can alıyor. Ölenlerin tamamına yakını düşük ve orta gelirli ülkelerden insanlar. Ancak oluşturulan suni gündemlerle bu konudaki sorumluluk, sorunun esas müsebbibi Batılı devlet ve şirketlerdense mağdur olan taraflara yüklenmek isteniyor.

Küresel sistemin işgal politikaları yalnızca askeri müdahalelerle sınırlı kalmıyor. Toplumlar kültür-sanat, sağlık, çevre, ekonomi, medya ve eğitim gibi birçok alanda sömürü ve manipülasyona maruz bırakılıyor. Küresel güçler, kendi çıkarlarına uygun oluşturdukları gündemlerle resmin bütününü görmemize engel oluyor.”

Sonuç olarak bu tabloya bakıldığında; dünya, küresel anlamda sıcak savaşlara doğru bir sürece girmiş bulunuyor. Küresel anlamda yaptırım gücü olanların ise ihlal veya hak gibi bir duyarlılıkları olmadığı gibi; en büyük ihlallerin de yine bu güçlerce yapılıyor olması dünya mazlumlarını farklı arayışlara götürebilir. Bu da küresel hegemonyaya karşı, etkili bir duruş ve direniş gerektirir…

Bu bakımdan, kişisel duruşumuzu belirlerken, küresel tehditlerin kişi, aile ve toplum bazında bize yansımalarını iyi okumak ve üzerimizde oynanmak istenen oyunlara karşı bilinçli davranmak zorundayız.

Rabbim, haktan ve mazlumlardan yanadır, selam ve dua ile.