MEMUR VE EMEKLİYE YİNE "BUÇUK"LU ZAMLAR, HAYIRLI OLSUN!

27 / 08 / 2017

Her yıl yapılan yöntemle bu yıl da memur maaşları oranları sonuçlandırıldı.

Medyada koparılan fırtınalar, pazarlık yapılıyormuş görüntüsü filan.

Bunlara artık gerek yok, zaten her şey ortada.

Medyayı ayağa kaldırmadan, vatandaşın onurunu kırmadan, gerçekçi tespitlere dayalı, sağlıklı bir yöntemle memuru, işçiyi, emekliyi tatmin edecek, hayat şartlarına uygun artışlar yapacak bir sistemle işi sonuçlandırmak en uygun yol.

“TÜRK-İŞ Araştırmasının 2017 Temmuz ayı sonucuna göre; Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1.479,66 TL,

Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 4.878,38 TL oldu.

Bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ise 1.876,53 TL olarak gerçekleşti.”

www.turkis.org.tr

Asgari ücretlinin ve işsizin durumu daha da vahimdir. Üstelik işsizlik de artmakta, mevsimlik işçilik ve sorunları da devam etmektedir.

Bu rakamlar ve durum ortadayken, hafta içi oynanan tiyatro ile önümüzdeki iki yılın memur maaşları artış miktarı, beklendiği gibi/her zamanki gibi buçuklu oranlarla gerçekleşti.

İlgili sendika ve hükümet arasında yapılan zam anlaşmasına göre, 5 milyonu aşan memur ve memur emeklisine 2018'in ilk 6 ayı için yüzde 4, ikinci 6 ayı için yüzde 3.5; 2019'un ilk 6 ayı için yüzde 4, ikinci 6 ayı için yüzde 5 zam alacak.

Böylece; Temmuz 2018’den sonra/ yani bir yıl sonra en düşük memur maaşı 2 bin 928 TL’ye, en düşük memur emeklisi maaşı ise 2 bin 13 TL’ye çıkıyor.

Refahyol iktidarından sonraki iktidarlar dönemlerinden başlayan, Türkiye’nin büyüme ve ekonomik hamlelerine rağmen; memur, hep haksızlığa uğruyor. Hiç olmasa bir defa yüzünü güldürecek, geçmişten gelen haksızlıkları bir nebze örtecek veya gerçek rakamlarla refah payından hak edilen payı verelim diye bir oranda zam almamıştır.

Bugün memurun oran değil; onur sorunu vardır.

Hayatın her alanında vatandaş giderek artan zorluklar yaşamaktadır.

Sağlık alanında, atılan adımların etkisi azalmaktadır. Artan özel hastanelere rağmen, artan muayene, tetkik ve ilaç katkı payı vatandaşın belini bükmekte; devlet hastaneleri ise giderek kalitesiz hizmet vermekte ve yetersiz hale gelmektedir.

Eğitim alanında sorunlar, köklü çözümler gerektirmektedir. Milli Eğitim’e bağlı okullardan ümidini kesen vatandaş, onların da çoğu kalitesizleşmiş/ticarileşmiş özel okullara yönelmekte, buna rağmen büyük çoğunluğu kısmen de olsa işin mali yükünü/okul parasının bir kısmını karşılamak için umut bağladıkları teşvik alamamaktadır.

Burs alabilen öğrenci sayısı oldukça azdır. Her öğrencinin vatandaşa yüklediği ek maliyeti devlet karşılamaya yanaşmamaktadır.

Okul öncesi eğitimden/(anaokulu), üniversiteye kadar okumanın veliye maliyeti oldukça bel bükücüdür. Aynı anda birden fazla çocuğu üniversite okuyan bir vatandaşın hali ise daha vahimdir. Üniversite öğrencilerinin azına ihtiyacının yaklaşık dörtte birini karşılayabilecek bir miktarda burs verilmekte, geri kalanlarına ise bu oran kredi şeklinde verilerek, öğrenci faizle tanıştırılmaktadır. Bunun geri ödenmesinde vatandaşın çektiği sıkıntı da cabası.

Şimdi bu süreçleri yaşayan bir asgari ücretli ya da işçi veya memur ailenin durumunu düşünelim.

Bu insana, insanca yaşaması için gerekli olan ücreti veriyor muyuz? Vatandaş, çocuğunu okutmasın mı? Lise bitinceye kadar mecburi eğitim. Velhasıl, sade vatandaşın nefes alabildiği bir alan olan eğitim de ticarileşti ve vatandaşa kapandı.

Üniversite bitince iş?

TEOG, LYS, KPSS, mülakat/torpil aşamalarını geçip işe girebildiğinde “çocuk”ların önemli bir kısmı otuzuna yaklaşmakta, kimisi otuzunu aşmaktadır. Mevcut sistem, aileyi otuz yaşına kadar çocuğuna bakmaya mecbur ederken, çocuğu otuz yaşına kadar oyalarken ailesi de memur ise otuz yılı aşan hizmet süresine kadar emekli olmaya cesaret edememektedir. Çünkü emekli olur olmaz, alacağı ücret en az yarı yarıya düşecektir. Yani ne zamanında işe alıyor seni; ne zamanında emekli ediyor. Genci en verimli zamanında oyalarken; yaşlıyı emekli edip genci işe almaya yanaşmıyor. Bu sistem bu şekilde nereye kadar gider?

Toplumun çalışan kesimlerinden sürekli fedakarlık beklenmesi etik değil. Refah seviyesi yüksek siyasiler, iş adamları ve varlıklı kesimlerden başlamak gerek fedakarlığa.

Sosyal adaletin yeterince uygulanamaması en çok rantçıları, tefecileri, bankacılık sektörünü sevindirmekte, bankalar rekor karlar etmekte.

Eğitim, tatil, ihtiyaç, evlilik, konut, taşıt derken bayram/kurban kredileri de türedi. Son birkaç yıldır Türkiye’de en çok kazanan sektörün, bankalar ve bu yıl da bankaların beklentilerinin üzerinde kar elde ettiklerini açıklamaları düşündürücüdür. Faize bulaşmayan, kredi kartı ve farklı şekillerde borçlu olmayan vatandaş yok denecek adar azdır.

Çalışanlar ve emekliler başta olmak üzere sınırlı bir gelire sahip olan vatandaşa, Ramazan ve Kurban bayramlarında hiç olmasa onları bankalara muhtaç etmektense, birer maaş verilmesinin devlete çok yük getirmeyeceği söylenebilir. Yıllarca hizmeti olan bu kesimin, çocuklarıyla borçlanmadan bir bayram geçirmelerini sağlayacak bu jesti onlara çok görmemek gerekir.

“Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin Negatif Nitelikli Bireysel Kredi ve Kredi Kartı Ocak 2017 Raporu’na göre; bireysel kredi veya kredi kartı borcundan dolayı yasal takibe girenlerin sayısı, Ocak ayında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 4 oranında artarak 151 bin kişi oldu.

Aynı yıl içinde birden fazla kaydı bulunan kişilerin tekilleştirilerek sayılmasıyla hazırlanan veriler; yılın ilk ayında, bireysel kredi borcundan dolayı yasal takibe intikal eden kişi sayısının, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 2 oranında artarak 74 bin kişi olduğunu gösterdi. Bireysel kredi kartı borcundan dolayı yasal takibe alınan kişi sayısı ise aynı dönemde yüzde 2 oranında artarak 96 bin oldu.

Memur maaşlarında esas alınan enflasyon hedefi ve rakamı gerçekçi değil. Enflasyonun hesaplanmasında sepete konan ve sürekli tüketimi olmayan bazı maddeler bırakın fiyat artışı, fiyatı düşen maddeler olabiliyor. Böylece enflasyonu istediğimiz rakamda ilan etme durumu doğuyor. Yani sepete; dondurma, çivi, kağıt gibi maddeleri koyarak elde edilecek rakamla; et, süt, servis ücreti, bakliyat, altın gibi maddeleri koyduğunuzda çıkacak sonuç farklı olur.

Bu konuda uygulanacak yöntem temel ihtiyaç maddeleri ve giderlerinden en temel on madde ile gerçekleştirilmesi ve büyümeden de refah payı verilmesidir. Memurun bağımsız kurumlara başvurarak itiraz etme hakkı da getirilmelidir.

Ücretlilerin geçmiş yıllardan gelen kayıpları ise çok fazladır. Sosyal haklar ve statü konusunda da memur/işçi/emekli mağdur durumdadır.

Memur, işçi, emekli ve benzeri kesimleri ücretlendirme sadece enflasyon ve büyümeye yönelik zamlarla geçiştirilmesi yerinde saymak olacaktır. Önemli olan ona reel anlamda kira, çocuk, eğitim ve sağlık yardımları yapmaktır. Örneğin; çocuğunu özel okula teşvik ediyorsan, teşviğini verecek ve okula ek para ödemesinin önüne geçeceksin veya üniversiteye başlayan her çocuğun barınma, gıda, yol gibi ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir ödeme yapmalısın.

Devlet, memurunu, vatandaşını, topluma insan kazandırma serüveninde yalnız bırakmamalıdır. Okumayan, eğitim almayan, işsiz kalan birey toplum için, aile için kayıptır ve risktir. Öyle ise okutalım, meslek ve iş sahibi yapalım ve ücretini tam verelim. Bunları yapmak en başta devletin en temele görevidir.

Artan şiddet olaylarında, kadın cinayetleri, boşanma ve aile içi şiddet gibi olayların çoğunun başat sebebinin ekonomik sıkıntılar olduğu ortadadır.

Tüm sorunlara yönelik yapılan iyileştirmeler yok denecek kadar azdır çünkü bu sorunlara sistemsel değişikliklerle çözüm üretilebilir. Ücretlilerin durumu, eğitim, istihdam, sosyal adaleti ayakta tutma, sağlık ve daha birçok konuda köklü sitem/yöntem değişikliklerine ihtiyaç vardır.

Sonuç olarak; giderek kangrenleşen her türlü sorunun altında yatan en büyük neden, ekonomik sorunlar ve onlardan kaynaklanan huzursuzluklardır. Bu konuda, sosyal adaleti ve insani boyutu önceleyen yöntemlere ihtiyaç olduğu açıkça ortadadır.