Ötekileştirme ve Irkçılık

08 / 02 / 2017

“İslami Terörizm” kavramı insan haklarına aykırıdır ve bu kavramı kullanmak suçtur, edepsizliktir.

Irkçılık ötekileştirmeyle başlar. Ötekileştiren, kendini asıl kabul eder.

Her şeyin, her olayın, asıl olanın etrafında, onu merkeze alarak cereyan etmesi, olacak olanın da ona göre şekillenmesi esas olarak/doğal olarak kabul görmeli. Kendisi özel; diğerleri geri plandadır.

Bu sıralamanın eşitliğe evrilmesi ya da tersine dönmesi olacak iş değildir.

İlk ırkçı/ötekileştirici İblis’tir. İblis, Adem’i yarattığı için Allah’a isyan etmiş; Ademin sahip olduğu donanım ve haklardan dolayı, Adem’e, Allah’a yani yeni duruma isyan etmiştir.

Ötekileştirici, kendini asli unsur olarak görür, ötekine de; biz eşit olamayız der.

Ötekileştirme her zaman etnik farklılıklara göre yapılmaz. Coğrafi, tarihi, dil farklılığı,kültürel farklılıklar, dinsel farklılıklar, ekonomik durum, güç ve diğer unsurlar üzerinden ötekileştirme yapılabilmektedir.

Ötekileştirme, batıda bilimsel kılıflara uydurulmaya da çalışılmış. İnsanların eşit olmadıklarına bilimsel dayanaklar aranmış, ırkçılık, bilimsel bir kisve ile servis edilmiştir. Kafatasları ölçülmüş, ırklar tasnif edilmiş, güya aşağı ve seçkin ırklar belirlenmiştir.

Kafatasının yapısı, boy ve diğer fiziki yapı, saç, ten ve göz rengi gibi maddi dayanaklarla insanlar sınıflandırılmıştır. Irkçılık ve faşizm birbirini desteklemiş, sonradan makineleşen ve sömürgeleri/pazarları olmayan Almanya, İtalya gibi devletlerde doruğa çıkmış, ekonomik sorunların/arz fazlalığının çözümü amacıyla faşist siyasi yapılanmaya yönelme gerçekleşmiştir. Her ne kadar Rusya da ekonomik bakımdan aynı kategoride olsa da, orada ırkçılık ve faşizm, tarihsel ve kültürel bir zemin bulamamıştır. Buna, geniş tarımsal iş gücü ve proleter cereyanların daha baskın olması gibi nedenler de eklenebilir…

1879 Fransız İhtilali’nin yıllar sonra faşizme varan ulus devletler ve hatta sömürge ulus devletçikler oluşturması (Türkiye gibi), tarihin, üzerinde yeterince durulmayan sayfalarındandır. Zira bu güne gelindiğinde bile, hala ulus devlet yapısını savunanların ve ulus devlet yapısı anlamını yitirmiştir, diyenlerin mevcudiyeti manidardır.

Toplumların nasıl yapılanması gerektiğine yönelik sağlıklı bir yol alınamadığını gösteren bu tartışma, ulus devletlerde çıkan sorunlardan kaynaklanmaktadır. Çünkü ulus devletler etnik yapıya dayanır ve kendisi dışındaki etnisiteleri ötekileştirir. Dolayısıyla ulus devlet/toplum modelleri sınıflı bir yapıdan beri olamazlar. Sınıflılık ise ayrışma ve kamplaşmanın temel dinamiklerindendir.

 Modern çağda yaygın olan insan hakları kavramlarının da başında gelir ötekileştirme. Son yüzyılda ortaya çıkan tüm insan hakları metinlerinde, ötekileştirme, insan haklarına aykırı olarak kabul edilmiştir.

Batının, günümüzde, doğu/Müslüman toplumlarına yaptığı; dinsel, ekonomik, siyasi, coğrafi ve etnik ötekileştirmedir.

İslamofobi politikaları, İslami terörizm kavramına yönelik algı operasyonları ve savaşlarda “Müslüman” terör örgütleri kurma ve kullanma, onlar üzerinden oluşan kötü örnekliği propaganda aracı olarak kullanma gibi daha birçok yöntemin temelinde yatan da ötekileştirme politikalarıdır.

Konuyu anlamlandırmak için batının bu konudaki niyetlerini ve zihin yapılarını iyi tahlil etmekte yarar var.

Çok gerilere gitmeyelim. Merkel’in Cumhurbaşkanımızla yaptığı son görüşmede kullandığı/kasıtlı şekilde kullandığı “İslami terörizm” kavramı. Malum olduğu üzere, daha önce de bu kavramı kullanmış ve uyarılmıştı; yine kullandı ve yine uyarıldı. Yine kullanacak çünkü böyle algılanması isteniyor.

Oysa, Budistlerin, Yahudilerin, Hristyanların, Nazistlerin…yaptığı yığınla ve sistematik terör eylemlerinin hiç biri için biz Müslümanlar, geneli zan altında bırakacak ve haksız bir algı oluşturacak şekilde, kimlikleriyle/isimleriyle terörü bir arada kullanmadık.

Bu, biraz da kendi adımızı kendimiz koyacak güçte olmadığımızdan kaynaklanıyor. Ne zaman ki adımızı, Merkel veya Trump değil de, kendimiz koyabilecek güce gelirsek zaten adımız hazır.

Bush’ların haçlı savaşı kavramını kullanmalarını hatırlayın, bizimkilerin düzeltme çabalarına rağmen sonradan da defalarca kullanmışlardı.

Şimdi de Trump’un açıklamalarını içeren bir habere bakalım:

“ABD Başkanı Donald Trump'ın baş stratejisti Steve Bannon, ABD ve Çin'in, önümüzdeki 10 yıl içerisinde Güney Çin Denizi'nde savaşa gireceğine "şüphe olmadığını" söyledi.

The Guardian'ın haberine göre ABD'nin Ortadoğu'da başka bir "büyük" savaşa da gireceğini söyleyen Bannon, Trump'ın 7 ülkeye vize yasağı getirmesinde de önemli rol oynamıştı.

Trump yönetiminde pek çok Çin karşıtı isim olduğu bilinmesine karşın, aşırı sağcı ABD yayını Breitbart'ın eski yöneticisi Bannon, ABD için en büyük iki tehdidin "Çin ve İslam" olduğunu söylemekten çekinmiyor.

Bannon, "yayılmacı bir İslam var ve yayılmacı bir Çin var. Değil mi? Onlar hevesliler. Onlar kibirliler. İlerliyorlar ve Yahudi-Hıristiyan batının geri çekildiğini düşünüyorlar" şeklinde konuşuyor.

Çinli yetkililer de savaşın giderek "gerçek bir ihtimal" halini aldığını söylerken, ABD-Çin arasındaki gerginliğin arttığı görülüyor.”(Sol)

Sonuç olarak bilmemiz gereken şu ki, inançlı ve dindar kesimler terörist oldukları için değil; batı, uyguladığı politikalar için terörist olarak adlandırılmalarını gerekli görüyor. Bu politika sürdükçe, müslümanlar ne yaparsa yapsın, küresel güçler küresel terörist demeye devam edecektir. İnançlı kesimlerin adı terörist olacaktır. Yıllarca milli çapta da inançlı insanların adı; mürteci/gerici/yobazken de durum böyleydi. O yüzden, boşuna terörist olmadıklarını kanıtlamaya çabalama ahmaklığına düşmemeli.