ŞİDDET TOPLUMU OLMAYI ÖNLEMELİYİZ/ŞİDDETE SIFIR TOLERANS

20 / 01 / 2018

Toplum olarak şiddeti neredeyse kanıksamışız. Her gün değişik bir veya birkaç şiddet olayının eksik olmadığı haber bültenlerimiz sayesinde şiddetin her çeşidini gözlemliyoruz.

İnsana, hayvana, çocuğa, kadına, yaşlıya uygulanan türlü şiddet çeşitliliğimiz var. Mesela bu hafta içi sadece iki tane örnek verelim. Biri; bebeğini duvara vuran baba…

Diğeri; bir otobüste, engelli bir çocuğa yumruk ve tekmelerle şiddet uygulayan (aralarından birinin doktor, diğerinin öğretmen olacağı) dört gencin görüntüleri. Otobüstekilerin müdahale etmemesi ayrı bir facia tabi…

Yine daha dün, hamile çocuk sayısıyla ilgili haberler, toplumdaki zihni yapımızı ve cinsel şiddetin/ihlallerin/sapmaların boyutunu da ortaya sermektedir.

Şiddet; bir kişi veya grubun başka bir kişi veya gruba gözdağı vermek, üzerinde otorite kurmak, onlara baskı yapmak ve benzeri şekilde haklarını ihlal etmekle sonuçlanan amaçlarla uygulanan her türlü maddi, manevi/psikolojik/cinsel ve benzeri kaba, aşırı ve saldırgan davranışlar olarak tanımlanabilir.

Birine uzun süre bakmak/gözlerini birine dikmek, kuyrukta birinin önüne geçmek, tahrik edici yürüyüş, hal, hareket ve benzeri durumlar/eylemler de şiddet kapsamına girmektedir.

Bu bakımdan şiddeti, sadece fiziksel şiddetle sınırlamak oldukça eksik ve yanlış bir yaklaşımdır denebilir.

Tür ve uygulama alanları oldukça geniş olan şiddete; toplumun her kesiminin, herkesin, her şekilde ve hayatın her safhasında uyguladığı, tanık olduğu veya maruz kaldığı örneklerden söz etmek mümkün.

Şiddet çeşitlerine değinmeden şu gerçeği belirtmekte yarar var. Şiddetin temelinde haksızlık yatmaktadır ve bir toplumdaki şiddet haritası o toplumun yönetim ve toplumsal yapısı ile direkt ilişkilidir.  Yani genel anlamda süreklilik arz eden şiddetin kaynağı devlettir.  Toplum yapısı/kültürü, devletin adil ve baskıcı olup olmadığı, toplumun sınıflılığı gibi ana nedenlerin yanında; dinin yanlış yorumlanması ve suistimal edilmesi gibi bahaneler, kültürel/kimliksel/yapısal nedenler gibi etkenler de önemli nedenlerden sayılabilir.

Yanlış bir erkek egemen toplum yapısı, şiddeti sürdürülebilir hale getirmekte ve aile içi şiddeti/özellikle çocuk ve kadına yönelik şiddeti normalize etmektedir.

Şiddetin, bireysel ve toplumsal olmak üzere iki yüzü vardır. Dolayısıyla bu iki yüz birbiriyle etkileşim halinde ve orantılıdır denebilir. Kişisel olarak, yaratılışı itibariyle insanın şiddet eğilimli olduğu gerçeğinden söz etmek mümkün. Ancak bunun pratik ve klinik olarak ortaya çıkmasında; düşünme biçimi/zihinsel yapı, toplumsal nedenler ve eğitim gibi unsurlar rol oynamaktadır.

Öfke kontrolü yetersizliği, şiddetin özendirilmesi, yeterli, iyi ve doğru eğitim alamama, caydırıcı müeyyidelerin olmaması gibi hususlar, kişideki bu doğal şiddet eğiliminin/öfkenin yanlış yönlendirilmesine ve kontrol edilememesine yol açmaktadır. Kısacası, zihinsel/duygusal eğitimin yetersiz olması, kişiyi kendi doğasıyla/vahşi/eğitilmemiş/yönsüz eğilimleriyle baş başa bırakır.

Diğeri ise şiddetin toplumsal yönü/yüzüdür. Demin değindiğimiz gibi, bu iki yön birbiriyle orantılıdır ve bir denge gerektirmektedir. Dolayısıyla, şiddet konusunda yapılacakların tümü; bu iki unsurun sağlıklı bir dengeye/çizgiye oturtulmasını gerektirir.

Toplumun, kendini tanımlama ve yapısını oluşturmada şiddet ve adalet dengesi sağlıksız ise; o toplumda şiddet yaygın olur. Örneğin; devlet sınıflı bir toplum yapısı öneriyor, bu yönde politikalar uyguluyor, orantısız güç kullanıyor, işkence yapıyor, şiddet içeren söylemler kullanıyor, yolsuzuluk ve ayrım yapıyor, ötekileştiriyor, kamplaştırıyor, adaletin/hukukun üstünlüğü ilkesini uygulamıyor, medyanın şiddeti özendirici uygulamalarına sessiz kalıyor, çete ve mafya gibi hukuk dışı yapılara göz yumuyor, vatandaşının temel haklarına karşı duyarsız ise o toplumda; fiziksel, ekonomik, psikolojik ve cinsel şiddet ön planda ve yaygın olur.

Şiddete maruz kalma noktasında dezavantajlı gruplara gelince; çocuklar, kadınlar, göçmenler, yaşlılar, engelliler, sokakta çalışmak/yaşamak zorunda olan çocuklar, yoksullar, evsizler, yurt, huzur evi ve cezaevi gibi yerlerde bulunanlar ile öğrenci, öğretmen ve sağlık personelleri gibi kimi statü ve meslek sahibi kesimleri ilk etapta saymak mümkün.

Şiddetin temelinde; hukuksuzluk ve insan hakları ihlali vardır.

Şiddete maruz kalmak; kişilerde ruhsal travmalar ve sarsıntılara yol açtığı gibi; gereken tepkiyi verememek de çoğu kez daha fazla yaralayıcı olmaktadır. Bu noktada, toplumun veya hukukun şiddete uğrayan kişilere yönelik adaleti gerçekleştirememe yani toplum vicdanını rahatlatacak müeyyideler veya caydırıcı cezalar verememesi de yine hem şiddete maruz kalan hem de toplumda şiddete yönelik olumsuz etkiler ortaya çıkarmaktadır.

Bu bakımdan hem toplumsal olarak şiddete karşı toleranssız olma bilincini pratikte de görebilmemiz hem de devletin her türlü şiddete karşı toplumsal vicdanı rahatlatıcı politikalar uygulaması gerekliliği öncelikli olmalıdır.

Bu bağlamda iyi hal indirimi gibi cezai indirimler kesinlikle uygulanmamalıdır.

Diğer bir husus ise; şiddetle büyüyen ve sürekli şiddete maruz kalan insanların da daha sonra şiddet uygulamaya yatkın olmaları gerçeğidir. Bu da toplumda şiddetin sürdürülebilirliği gibi bir şiddet döngüsü oluşturmaktadır.

Duyarlılık, görevdir ve zorunludur.

Şiddete maruz kalındığında; fert ve toplum olarak tolerans göstermemek gibi bir reflekse sahip olmalıyız. Böyle bir tanıklık durumunda, duyarsız kalmamız ahlaki ve vicdani değildir. Usulüne uygun davranarak şiddeti önlemeye çalışmalı, yapamıyorsak yetkililerden, çevreden yardım talep etmeliyiz.

Şiddetin türleri.

Şiddeti, sadece fiziksel şiddet olarak kabul etmemiz eksik ve yanlış olur. Efelenerek yürümekten tutun, herhangi bir kuyrukta birinin önüne geçmeye; (belki de bunun temeli, okul kantininde arkadaşının sırasını veya kalemini gasp etmesi olabilir), birini, rahatsız edecek derecede ve süreyle bakışlarıyla rahatsız etmekten tutun, bağırarak konuşmaya kadar aklımıza gelemeyecek daha bir yığın davranış (ki bunların çoğunu önemsemeyiz) şiddet kapsamında yer almaktadır. Hatta politikacıların sert söylemleri bile şiddet kapsamında sayılabilir.

Şiddeti dışlayan geniş katılımlı bir çalışma yapılmalıdır. Bu konuda; baro/hukukçular, insan hakları aktivistleri/kurumları, RTÜK, Diyanet, üniversiteler/akademisyenler, psikoloji ve psikiyatri uzmanları, imamlar, muhtarlar/yerel yöneticiler, felsefeciler, güvenlik güçleri mensupları, sosyal politika uzmanları ve sahada çalışanlar,  toplumun farklı etnik kültürel vs. kesimlerinden temsilciler, siyasetçiler, öğrenciler, çocuklar, işsizler, çeşitli meslek gruplarının temsilcileri, kimi odalar, kadın örgütleri, işçiler, memurlar, mahkumlar ve mahkum ailelerinden ve daha sayamadığımız geniş katılımlı, geniş tabanlı bir çalışma grubu ile bir çalıştay düzenlenmesi düşünülebilir.

Bu çalıştay; ülkemizin şiddet haritasının çıkarmalı, şiddetin neden ve sonuçlarını kapsayan sonuçlara odaklanmalı, şiddeti önlemeye yönelik öneriler geliştirmeli, şiddet konusunda nasıl davranılması/davranılmaması gerektiği gibi yöntemsel sonuçlar oluşturmalı, şiddetle ilgili deneyimler ve yeni yaklaşımlara ulaşmalıdır.

Bu çalıştay; kapsamlı bir politika oluşturabilmek için; uygun verileri ve deneyimleri içeren, uygun yöntem ve öneriler sunan bir veri tabanı ve aynı zamanda şiddet konusunda sağlıklı bir politika oluşturabilmek için eğitim, sağlık, ekonomik ve adli alanlar gibi önemli zeminler başta olmak üzere geniş tabanlı bir zemin oluşturmalıdır.

Kısacası bu çalıştay; ferdi ve toplumsal şiddete götüren nedenleri doğru tespit etmeli ve önlenmesine yönelik sağlıklı çözüm seçeneklerini belirleyen bir rapor hazırlamalı ve bu yönde bir ülke politikası/toplum politikası oluşturmaya katkı sunmalıdır.