STEPHEN HAWKİNG, ALBERT EİNSTEİN, RACHEL CORRİE, TANRI VE ALLAH

17 / 03 / 2018

Stephen Hawking'in ölümü, o tarzdaki insanlar öldüğü zaman yapılan tartışmalara benzer tartışmaların yapılması ve benzer konuların konuşulmasını beraberinde getirdi.

Ancak Hawking'in yaşamı, fiziksel engelliliği ve yaşadıkları süreçler, onun hayatını daha farklı yönlerden irdelememizi gerektiren örnek çeşitliliği arz eder.

Zorluklar karşısında yılmayışı, ümidini ve yaşam sevincini kaybetmemesi; o derece fiziki sıkıntıları olan biri için, elbette ki başarılması takdire şayan bir iş.

Belki de bu yüzden sadece evrim, uzaylılar ve kara deliklerle değil; ölümsüzlük üzerine de kafa yordu.

Ama o, az da olsa tanrı üzerine de kafa yormuş olmalı ki; bu bağlamda birkaç sözüne ve yorumuna şahit olabildik.

Ondan öncekiler de Tanrı üzerine fikirler beyan etmişler ve Tanrı'nın var olma ihtimalinden dem vurmuşlardır.

Bunlardan biri de hiç şüphesiz Einstein'di.

O, ünlü: "Tanrı zar atmaz" sözüyle evrende tesadüfe yer olmadığını, kendince, gayet net bir şekilde özetlemişti.

Her ölüm ve her yaşamın içinde gizemler ve potansiyeller barındırdığı kanaatindeyim şahsen...

Hristiyanlığı da şekillendiren seküler küresel dünya, kontrollü bir düşünme şekli/metodu ve alanı oluşturmuştur. Bu yüzden batılı bilim insanları bile bariz ve kanıtlanmış olan tahrifata rağmen, gelip dayandıkları "tanrı"yı ve onu tanımlamadaki çelişkileri aşıp; Allah'a ulaşamamaktadırlar.

Bu durumun, bilimle ve akılla sınırlı kalmak gibi teknik nedenlerinin aşılamamasının yanı sıra; esas engelin; dün kültürel kodları bugün ise bahsettiğim küreselliğin zihni işgali ile de ilgisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü küresel Seküler Kapitalist yaşamın en ihmal edemeyeceği alan, zihin/zihniyettir. Bu alanda sağladığı hakimiyet ve yönlendirmelerle, kitleleri istediği sonuçlara sürükleyebilmektedir.

Bu yolla kendi toplumunu; "asıl"; diğerlerini "ötekiler" olarak tanımlaması ve bu şekilde bir algı oluşturması mümkün olabilmektedir.

Bizler; gerçek anlamda Allah'ı bulduğumuzda, O'nu, batı ve diğer toplumların da bulması önündeki küresel engelleri kaldırmanın yollarını denemeliyiz. Çünkü Batı, -Allah'ı bizden önce de bulabilir- Allah'ı bulduğunda, tüm nükleer tehditler, gerçek bir tehdit olmaktan çıkacaktır.

Dünyanın, yakın zamanda sürüklenebileceği ahlaki, fiziki, çevresel ve diğer felaketlerin, açlığın, savaşların dünyayı tehdit etmediği; uğruna silahlar geliştirilip, savaşların yapıldığı nedenlerin bir çoğunun suni olduğu ortaya çıkacak ve bu sorunların savaşla değil; adaletle kısa sürede çözülebileceği gün yüzüne çıkacaktır.

Allah'ı bulmanın yolu tanrılardan ve tanrıda vazgeçmektir. Çünkü tanrı ve Allah aynı şey değil. Tanrı ve tanrılar adil değil, tek değil, merhametli değil...

Bu yüzden Allah'ı bulmayı ve tanımayı öncelemeliyiz...

Küresel hegemonyanın, küresel çapta sürdürdüğü hipnozu ve zihinsel yönlendirmeyi sürdürülebilir kılmasını mümkün kılan; ekonomik askeri ve siyasi, tüm argümanlara karşı, bilinçli ve çetin bir mücadele içinde olmalıyız. Bunun, bu çağda, İslam'ın genel anlamda, en önemli şartı olduğu düşüncesindeyim.

Böyle yaparsak; Küresel hegemonyanın; insanların; yeni dünyanın alternatifsiz İslam medeniyetine/Allah'a ulaşmalarının önündeki engelleri kaldırmayı başarabiliriz.

Elbette ki, gelişmiş yöntem ve aygıtlar kullanarak hükmünü tahkim etmek isteyen küresel hegemonya ve dayatmaların, küresel bir karşı koyuş metodolojisi oluşturabileceği de gözden kaçırılmamalıdır. Ve biz(ötekiler), böyle olacağına dair çok umutluyuz.

Batının, bu görünmez zihni/algısal blokajının; İslami literatürdeki 'put' tanımına göre, çağın en büyük putlarından sayılması gerektiği bilincinde olunmalı. Ve bu blokajın, insan zihni üzerindeki esaretin, bir gün fark edileceği ve insanların/toplumların, bu bariyerleri aşacağı muhakkaktır.

Çünkü bu bariyerlerin arkasında bırakılan ya da orayı tercih eden toplumlardan; sadece Selman gibileri, Trump gibileri, Mike Pompeo gibileri çıkmıyor; Rachel gibileri de çıkıyor, Cat Stevens gibileri, Muhammed Ali gibileri, Aliya gibileri de çıkıyor. Bu yüzden umutlu olmamızı sağlam göstergelere bağlayabilmekteyiz.

Stefan Hawking ve Albert Einstein'i anlıyoruz ve önemsiyoruz ancak Rachel'i hala anlayabilmiş değiliz yani Batı toplumu onu gerçek anlamda tanımış değil. Onun ruhundaki özgür özü keşfetmiş değil. Onu, toplumunun, hep işgal ve öldürmek için geldiği, kendi ülkesinden çok uzaklardaki bir halkın haklarını korumak için ölmeye sürükleyen değerlerin, çok derin dayanaklarını keşfedebilmiş değil.

Bu öz, onu ölüme götüren bir duyarlılık ve eylemle tecessüm etti. Ama bu özün kaynağı ve varması gereken menzil, yörüngesi neresidir?

İşte bu sorunun cevabı, mutlaka bir gün bulunacaktır ve o gün; batı hegemonyasının ve küresel despotizmin bir balondan ibaret olduğu, nasıl da çürük ve zayıf bir ağ olduğu ve hakikatin ise "Allah'ın ipine sarılmak" olduğu, tüm yalınlığıyla ortaya çıkacaktır.

"Akledenler"in, bunun gerçekleşeceğini umduklarını ve buna yürekten inandıklarını düşünüyorum.

O günlerin, bir an önce gelmesi dileklerimle.